4 Mart 2018 Pazar

Dehanın Basitliği: Savaşçının Dokuz İlkesi - Mete Aksoy


"Düşmanı yok edin veya mücadele azmini kırın."


Olabildiğince çok farklı alanda kitap okuma arzum olmakla birlikte, oldukça seçici bir okur olduğuma inanırım. Özellikle belli başlı alanlarda yazılmış kitapların yanından bile geçmemeye özen gösteririm. Bunların başında "NLP" adı da verilen kişisel gelişim kitapları gelir. Zira bana göre zaten kişisel olarak gelişmek isteyen bir insanın felsefe, tarih, edebiyat okuması bu talebi rahatlıkla karşılayabilirken, "armudu ısırırken, oh ne güzel diyerek gözlerinizi yummalısınız" mealinde tuhaf cümlelerle insanlardan sevgi pıtırcıkları yaratmaya çalışan eserlere mesafeliyimdir. Peki bunca kelam ne için söyleniyor? Size tanıtacağım kitap arka kapak tanıtım yazısı ve vaat ettikleri itibariyle -bir yanlış anlaşılmayla- kişisel gelişim kitabı gibi gelebilir. Ancak değil. Dedim ya öyle olsaydı ben okumazdım. Mete Aksoy henüz kendisiyle iletişim kurmadığım zamanlarda, sosyal medyada "dahilik iddiası" etrafında dönen bir muhabbet ile haberdar olduğum bir isimdi. İtiraf etmem gerekirse, kendisiyle tanıştığımda da bu iddianın, onun sürekli bir dahi olmasını tekrarlamasından mütevellit olabileceği kanaatine kapılmıştım. Ta ki Historia Kitabevinden çıkan 437 sayfalık kitabını okuyana dek. Öncelikle kitaba geçmeden önce Historia'nın - tanıttığım işbu kitapta da üzerinde durulan- minimalist tasarımı gerçekten ilgi çekici. Çok renkli, karışık görseller içeren kapaklara nazaran bu tip minimalist, sade ama vurucu ve dikkat çekici baskılara rastlamak günümüzde pek kolay değil. Hem Aksoy'u tanıdığım, hem de kitabın küçük bir bölümünü çok çok önceleri okumuş olmam sebebiyle kitabı objektif eleştirmeyeceğimi düşünüyorsanız en samimi ve objektif şekliyle kitabı incelediğim hususunun altını çizmeliyim. Peki savaşçının dokuz ilkesi nedir? Mete Aksoy uzmanlık alanı olan bu hususta pek çok kaynağın da yardımıyla hedef, saldırı, güvenlik, manevra, sıklet merkezi, kuvvet tasarrufu, basitlik, emir komuta ve baskın olarak belirlemiş bu prensipleri. Aksoy'un anlatımı okura naklettiği prensiplerle donatılmış. Her bölümde okura önce anlatılması hedeflenen gösterilip, kuvvetli örneklerle saldırılıyor bu yapılırken dayanılan kaynaklar belirtilerek güvenlik prensibi sağlanıyor. Akabinde yanlış anlaşılmalara mahal vermemek adına yazarın manevraları çok önceden belirlenmiş. Hakeza yazılan kitabın sıklet merkezi okurun zihninde "yahu bu muydu" diyemeyeceği en zayıf yere odaklanmış. Üstelik Aksoy, cümlelerinden tasarruf etmek konusunda pek mahir. Anlatıcı olarak emir komutanın başında olduğunu okura doğrudan yaptığı uyarılarla hatırlatmaktan geri durmadığı gibi basit ve akıcı anlatımında okurda sürekli bir baskın yeme korkusu uyandırdığı da aşikar. Elbette bu tespitlerimin orijinal olduğunu düşünüyordum. Ta ki son sayfayı okuyana kadar. Zira Aksoy, kitabı inceleyip eleştirebilecek benim gibi kitapseverlere bu kapıyı da kapatmak adına fena bir baskın veriyor. Size anlattığım bu taktikleri hem kitapta, hem de hayatımda aktif olarak kullanıyorum ve kullandım diyor. Dedim ya bu kitabı okumadan önce Aksoy, kanaatimde sürekli dahi olduğunu söylediğinde, dahi olacağına inanan bir insan olarak belirmekteydi. Oysa şimdi dediğine hak vermek gerektiğini düşünüyorum. Bunca farklı olguyu bu derece sadelikle aktarmak ciddi birikim ve deneyim gerektiren bir marifet. Hakeza bu birikim ve deneyime sahip olmak tek başına bu kadar iyi bir aktarıcı ve anlatıcı olmayı mümkün kılamaz. Gerçekten dahi olup olmadığına okuru karar verecek elbet. Bununla birlikte yazdığı kitabın çok geniş bir sahaya hitap ettiği ve alanında farklı bir eser olduğu kesin. İşbu satırların sahibi olarak ise dehasının basitlik prensibinin muazzam bir uygulayıcısı olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. 

21. yüzyılın henüz başlarında olduğumuz şu günlerde, insanların hayatlarının her alanında bir savaş içerisinde olduğu aşikar. Sadece savaş ve iş dünyası alanında değil; aile, arkadaşlar, akrabalar vd. ile iletişimde, hayatın her aşamasında ayakta kalabilmek ve önde yürümek adına bu prensiplerin öğrenilmesi gerektiği görüşündeyim. Bu anlamıyla da kitabın bir kişisel gelişimden ziyade, ciddi bir felsefeyi okuruna empoze etme vaadi olduğunu düşünüyorum. Açıkçası bu noktada da arka kapakta belirtildiği üzere yazarın ciddi bir zihinsel güç gösterisi sunduğuna şahit oldum. Bütün bu anlattıklarımın ışığında "benimle ne ilgisi olabilir ki", diyebilecek insanların dahi muhakkak okuması gereken bir kitap olduğunu söyleyebilirim.

Kitaplarla kalın.



Kafka'nın Katili: Dünya Dönmeden Önce - Veysel Gökberk Manga


"Kendini ne uyur, ne de uyanık olduğumuz o yitik ülkede buldu"
Milan Kundera


Nerelerdeydim? Bu sadece blogu takip eden arkadaşlar için cevaplanmayı hak eden ancak uzunca bir cevap gerektiren bir konu. O yüzden belki bir ara bu cevabı veririm. Ancak şu anda önemli olan şey burada olmam. Kitap değerlendirmeleri ile dolup taşmış taslak metinlere son halini verip karşınıza çıkmam. Bugün karşınıza yazmaya devam ederse olacakları kestiremeyeceğim bir yazarın ilk romanı ile çıkıyorum. Dünya Dönmeden Önce, Tün Kitap isimli yeni bir yayınevinin ilk çıkan kitaplarından. Kraft kapaklı ve 221 sayfa. Kapağın sertliğini bir kenara koyarsanız, yayınevinin kendine ait bir üslup oluşturmaya çalıştığı yayınladığı diğer kitaplarla birlikte bu kitapta da etkin bir şekilde gözüküyor. Romana gelecek olursak, daha önce bu kitabı tanıtacağımı sosyal medyada ilan ettiğimde söylediğim şeyleri aynen aktarmakla başlamak istiyorum. Bu kitabı yazarını tanıdığım için değil, gerçekten tanıtılmayı hak ettiğine inandığım için tanıtıyorum. Öncelikle belki bunu söylemek için çok erken olabilir ancak Türk edebiyatı, kendi kalıplarını allak bullak edecek ciddi bir zekayla karşı karşıya. Yekten dahi demek belki çok iddialı olabilir ancak bu olumlu anlamda tuhaf romanı yazabilmek, edebiyatın standartlarına, kör kalıplarına sahip olan birinci sınıf kurgucuların harcı dahi değil. Bu blogdaki pek çok yazıda söylediğim gibi bir yazarı ve onun yazdığı şeyi önemli kılan hususlardan birisi yazarın üslubunun, okuyucuda yarattığı fiziksel yankıdır. Bir okur, karşı karşıya kaldığı hikayede fiziksel acı, mide bulantısı, kusma ihtiyacı gibi gayet gerçekçi hislerle muhatap oluyorsa bu yazarın anlatım gücünün şiddetini gösterir. Manga'nın kitabı işte bu şekilde başlıyor. Yaptığı şeyin gayet farkında olduğunu söyleyebilirim. Kitabın insanı daraltan, midesini kaldıran başlangıç bölümü iyi okur ile rastgele okur arasına çekilmiş bir elek gibi okuyucuyu salladıkça sallıyor. Okumuş olmak için okumuyorsanız eğer, bu ilk bölümü atlatacaksınız. Ancak ileride size vaat edilmiş bir cennet yok. Manga'nın baş karakterleri (aslına bakarsanız çoğul eki fazla gelir ama siz yine de kullanın) hayal gücünü şiddetli şekilde sarsacak bir kurgunun içinde geziniyor. Romanı delip geçerek dipnotlarda okuyucuya seslenen ve kendi karakterini yerden yere vuran yazar fikri pek dikkat çekici. Sesleniyor derken, gerçekten doğrudan okuyucuyla sohbet etmek istiyor, dipnotlarda arz-ı endam eden yazar. Manga bir yandan tarihi kurgu yazsaydım onu da okuturdum tadında geçici pasajlarla okuyucunun ağzına balı sürerken, Kafkaesk bir karaktere rahmet okutabilecek T. karakteri ile okuru, okuduğu şeyden nefret ettirmeye çalışıyor. Belki yazının sonunda gelen bir uyarı ancak işbu incelemede kullandığım bütün olumsuz kelimeleri bu niteliğiyle düşünmeyin. Yazarın niyeti kitabını birilerine sevdirmek değil. Farklı bir şeyler yapılabileceğini ve bu yapılırken ne kadar da edebi kalınabileceğini gösteriyor. Merak unsuruyla karışmış, okurun kendinden dahi şüphe edebileceği metinler vurucu. Ayrıca yazarın okura karşı da pek eyvallahı yok. Yeri geldi mi "hayal gücünüz yoksa okumayın bu bölümü" diyerek resti çekebiliyor. 

Dünya Dönmeden Önce, son dönemde okuduğum en farklı romandı. Kafamda ortalamanın üzerinde bir romanın bırakacağı boşluktan daha fazlasını bırakmakla kalmadı, aynı zamanda Manga'nın üslubuna bağlanmak yoluyla kendimi mazoşist bir okur gibi de hissetmeme neden oldu. Kitap kesinlikle hayal gücü olmayan insanların uzak duracağı bir kitap. Eh dursunlar zaten. Şurada hakkıyla hayal kurabilen kaç kişi kaldı ki?

Kitaplarla kalın.




  

16 Temmuz 2017 Pazar

Korkak ve Canavar (Perg Efsaneleri 1. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu


"Kimse sadece iyi değildir. Kimse sadece kötü değildir. 
Bir savaşı bitirmek kahramanlıksa, buna kendinle barışarak başla"

Tho-en Kurme, Atalar-97.Söz




Fantastik kurgu edebiyatının ittifakla en önemli yazarı kabul edilen Tolkien'in bu edebiyata ilişkin çektiği yüksek bir çıta var. Ondan sonra yazılan ve hatta bazıları popüler olan çoğu yazar, uzun seriler tamamlamış olsalar da, bugün sıkı bir Tolkien okuru olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki, yazılanlar Tolkien'in derinliği, üslubu ve sıfırdan yarattığı kurgusal evrenin yanına dahi yaklaşabilmiş değiller. Belki de doğru yazım motivasyonu Tolkien'in tarzını yakalamak değil de kendi tarzını oluşturmaktır kim bilir. Bununla birlikte, kültürümüzün taşıdığı geniş geleneksel anlatı havuzu ve efsânelerimizin derinliği düşünüldüğünde, Türk yazarlardan, en azından kendi ülke sınırlarını aşacak bir fantastik kurgu romanı çıkmamış olması düşündürücü. Bu hususta bir elin parmaklarını geçmeyecek örneklerin de ülkemizde kendi okuruna ulaşmakta dahi sıkıntı yaşıyor. Canlı örnek her zaman iyidir. Misal bu satırların yazarı olarak sıkı bir fantastik kurgu edebiyatı okuru olmama ve yukarıda belirttiğim kıstasları çok önceleri sağlamış bir seri olmasına rağmen geçen seneye kadar Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinden bîhaberdi. Postmodern edebiyatı parmaklarında oynatan üstadım Metin Savaş bana kendisinden bahsedene dek hiçbir kitabını okumamıştım. Bu anlamda özellikle pişmanlığım büyük. Perg Efsanelerinin bütün kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış. Size tanıtacağım ilk kitabı da karton kapaklı ve 309 sayfa. Kitapla ilgili olarak ilk kalemde belirtmem gereken husus, bu eserin bir Türk fantastik edebiyatı eseri olarak algılanmaması gerektiği. Perg Efsaneleri batılı usullere göre kaleme alınmış, sekiz dile çevrilmiş, mevcut üslubu ile yabancı pek çok örneğinden daha dikkat çekici bir fantastik kurgu ürünü. Bu konuyu bir yergi veya eleştiri olarak değil, bir tespit olarak dikkatinize sunuyorum. Karşınızda batı menşeili bir kurguya sahip ancak bir Türk tarafından Türkçe yazılmış bir fantastik kurgu serisi var. Kitabın beni derinden etkilediğini söylemeliyim. Elbette burada kusursuz, mükemmel gibi tanımlamalar kullanmayacağım. Bazı ufak noktalarda eleştirilerim var. Ancak belki de komplekslerimizin esiri olduğumdan, bir Türk yazardan bu kadar güzel bir fantastik kurgu romanı okumayı beklemediğimi söyleyebilirim. Hatta yabancı bir yazarın eserini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tasvirler ve hikayenin geçtiği evrenin tanıtılması konusunda bir miktar eksiklik var. Müstecaplıoğlu'nun kalemi sürükleyici olmasına rağmen yarattığı karakterleri ve evreni kafanızda eksiksiz bir şekilde canlandıramıyorsunuz. Bazı boşlukları mecburen sizin hayal gücünüz dolduruyor. Örneğin Instagramda yazarın kendi paylaşımlarında genç arkadaşların Leofold'u resmedişlerini gördüğümde, benim kafamda çok daha farklı bir canavar figürü belirmiş olduğunu fark ettim. Bu biraz da, karakterin tasvirinin ayrıntılandırılmamış olmasıyla alakalı. Sürükleyicilik anlamında ciddi anlamda en üst düzeyde olan ilk kitap, bu sürükleyiciliğine rağmen bazı yerlerde çok hızlı atlamalara sahip. Kitabı okumaya başladığımda, ana hikayenin dört kitap boyunca süreceği fikrine kapılmama rağmen, ilk kitabın sonuna doğru aniden sona gelmiş olmam rahatsız etmese ve kitaptan aldığım zevki engellemese de, biraz eksik kalmış hissettirdi. Karakterlerin tasvirinde detay olmamasına karşın karakterlerin; diyalogları, kişiliklerini yansıtan alt yapıları ve Müstecaplıoğlu'nun okuruna çok net bir şekilde yansıtmayı başardığı duyguları konusunda da gerçekten türünün en iyi iki üç örneğinden biri olduğunu belirtmeliyim. Üstelik, içi boş bir fantastik kurgu yerine, ahlâki ve felsefi bir altyapısı olan hikayesiyle de bu eserin neden pek çok yabancı dile çevrilerek dünyaya açıldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. Barış Müstecaplıoğlu bu romanıyla yakından takip ettiğim yazarlar arasında yerini aldı bile. Şimdi sırada Perg Efsanelerinin ikinci kitabı olan Merderan'ın Sırrı var. Ön yorum olarak, ilkinden çok daha sürükleyici ve iyi başladığını belirteyim. Daha ayrıntılı yorumları da yakın zamanda sunuyor olacağım.

Bugüne kadar Perg Efsaneleri serisi ile tanışmadıysanız ve fantastik kurgu edebiyatı okuruysanız, Barış Müstecaplıoğlu'nu muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitaplarla kalın.



Hayyam'ın Mirası: Semerkant - Amin Maalouf

"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde! 
Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer

kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı 
hepsinin üstüne o mağrur?"
Edgar Allan Poe





Bu kadar meşhur bir kitabı 80. baskısında okumanın (-ki bu aldığım baskısı, şimdi kaçıncı baskıda bilmiyorum), ayıplanacak bir tarafı olmadığını sanıyorum. Buna rağmen kitap seçkinciliğinin bir üst noktası olarak "aaa sen bu kitabı yeni mi okuyorsun?" diyen insanların ayıplanacak çok tarafı var. Her kitabı okumak gibi ütopik bir isteğim olsa da, her kitabı okuyamayacağımı iyi biliyorum. Bu sebeple bazı kitaplar zamanı geldiğinde, bazıları ise hiç okunmayacak şekliyle kütüphanemizde beklerler. Bugün size beklemekten sıkılmış meşhur bir kitabı tanıtacağım -ki meşhur kitapları üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra tanıtmak epey anlamsız ve zordur. Okuduysanız bile belki benim gözümden kitaba tekrar bakmak isteyebilirsiniz. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı 318 sayfa. Gençliğimin çok satanlarından olan bu kitap yerine o dönem yine aynı yazarın "Yüzüncü Ad" isimli romanını okuyup çok beğenmiştim. Bu kitabı ise biraz da sizlere aktaramayacağım hususi sebeplerden dolayı okumayı hep erteledim. Semerkant çok ilginç bir roman. Sizi bir anda hop diye yutuveriyor. Maalouf'un üslubu, çevrenize ördüğü kelimeleri bir anda kurgunun geçtiği şehirlere, geçmiş tarihe götürebiliyor. Romanı okuma sebebim, içerisinde Selçuklulara dair geçen atıflardan ziyade, Hayyam'a olan ilgimden kaynaklanıyor. Bu anlamda Selçuklular genelinde Türklerin olumsuz motiflerle işlenmesine dair kelam etmeye dahi gerek görmüyorum. Hatta o dönem tarihi içerisinde, bir edebi kurguda tarihin tahrifinin mümkün olabileceği ve hatta zaman zaman tarihi kurgu yazarlarının buna teşvik edildiği de düşünülürse, karşı pencereden bakan bir çift gözün kendimizi anlama çabamızda faydası dahi olacağına inananlardanım. Kurgusal açıdan ilerleyişe baktığımda ise romanın Hayyam'ın yaşadığı dönemden yakın tarihe geçene kadar inanılmaz seri olduğunu söyleyebilirim. Ancak romanın yakın tarihi imleyen bölümüne geldiğimde hem okuma iştahım, hem de hızım bir miktar azaldı. Anlatılan hikaye ve kurulan bağlantılar, yakın tarihin İran'ı, kitabın güzel havasına kondurulmak istenen zorlama bir aşk hikayesi ve orada yaşanmakta olanlarla ilgili fikir edinme açısından okumaya devam edebiliyorsunuz. En azından insanı ister istemez, o dönem olanlarla ilgili araştırma yapmaya teşvik ediyor. Tarihi romanlardan öğrenmeye tamamen karşı olmakla birlikte, kurguda köpürtülen olayların tarihi altyapıyı araştırmak ve öğrenmek noktasında inanılmaz motive edici olduğu fikrindeyim. Elbette tarihi altyapıyı araştırmaya başladığınızda Maalouf'un kurguyu tesis edebilmek için kaydedilen tarihi bilgileri bir miktar tahrif ettiğini görebilirsiniz. Sonuç olarak Semerkant, başarılı bir roman algısının ödülünü fazlasıyla almış, uzun yıllar en çok satan kitaplar arasında kendisine yer edinmiş bir roman. Eric Baldassarre'ın yolculuğu bende hep ayrı bir yerde kalmakla birlikte, Maalouf'un kaleminin gücünü hissetmek ve kelimelerini zihninize nakşetmek için okumanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...