24 Kasım 2015 Salı

İnsan Bilincinin Derinlerinde: Dört Arketip - Carl Gustav Jung

"İnsan doğasında armağanları doğal saymak gibi bir zaaf vardır"
Kitaptan



Tarih, mitoloji, din, masallar, hikayeler ve dahi tekerlemelerin insanlığın geçmişten bugüne gelen ortak bilincinin, ağır bir sembolizmi altında şekillendiğine inanmak ilk bakışta zor gelebilir. Jung'u farklı kılan, bu gerçeği insan denen varlığın psikolojik benliğini kaza kaza ortaya çıkarmasıdır. Son dönemde çıkan, polisiye-gerilim veya fantastik kurgu ağırlıklı olmak üzere pek çok romanın ya tanıtım yazısında ya da değerlendirmelerinde sık olarak işitmiş veya okumuş olabileceğiniz bir isim Jung. Pek çok yazarın, romanlarında oluşturdukları kurguda Jung'dan esinlendiği veya hikayede Jung'dan izler taşıdığı gibi yorumlara muhakkak rastlamışsınızdır. Peki Carl Gustav Jung kimdir? Jung, Psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un öğrencisi olup, daha sonra hocasıyla düştüğü görüş ayrılıkları üzerine, Analitik Psikoloji adı verilen ve derinlik psikolojisinin en önemli akımlarından birisi olan akımın kurucusu olmuştur. Analitik psikoloji, bir takım gizemli fenomenler, metafiziksel olaylar vb. konuların psikolojik ve patolojik yönünü ortaya koymaya çalışmaktadır. Jung'un teorileri hem psikolojik anlamda, hem de felsefi anlamda pek çok konunun anlamlandırılması, sosyolojik tabanlı çıkarımlara farklı bakış açıları kazandırılması, insanlığın kendi geçmişini, derinlerinde yatması muhtemel travmatik veya sembolik bir anlamın aktarımını sağlamıştır. İşte bu anlamda Jung'un en önemli eserlerinden birisini tanıtacağım sizlere. Dört Arketip, Metis Yayınlarının Ötekini Dinlemek serisinden çıkan, karton kapaklı 137 sayfalık bir kitap. Aslında Jung'un farklı yazılarından yapılan bir seçki sonucu oluşmu bir kitap. Siteyi takip ediyorsanız, bu kitapla ilgili olarak Tûtinâme'yi incelerken ufak bilgi kırıntıları paylaşmıştım. Kitabın ne anlattığını ve benim okuma deneyimime neler kattığını anlatmadan önce arketip denen şeyin ne olduğunu aktarayım. Arketip, sembolik anlam, ilk tip, şablon diyebileceğimiz bir kavram ve muhtevası insanların zaman içerisinde geliştirdikleri davranış kalıplarının ilk örneği, insanın ve kültürünün yapı taşı demek. Jung, dört farklı arketip üzerinden ilerleyerek ilginç açıklamalar ile psikolojimizin derinlikleri hakkında bizi bilgilendiriyor. Bu şablonlardan ilki anne arketipinin psikolojik yönleri ile karşımıza çıkıyor. Jung, burada geçmişten günümüze gelen bir takım anlatımlarda, dini metinlerde ve mitolojik hikayelerde kullanılan sembollerin doğum, annelik, dişilik gibi yönlerden insan bilinçaltında taşıdığı izlerin bulunduğunu gösteriyor. Bu semboller arasında, mağara, toprak gibi kavramlar ışığında konuyu derinleştiriyor. Günlük yaşantımızda farkında olmadığımızı düşünerek kullandığımız kavramların, aslında geçmişten bugüne zihnimizde oluşmuş belli formların yansıması olduğunu açıklıyor. Jung, anne arketipi üzerine incelemelerini bazı kalıp ifadeler üzerinde genişletiyor. Örneğin göğe yükseliş dogması, zıtların birliği ve sembolleri, duygu değerlerindeki değişim başlıkları altında formüle edilmiş bir şekilde ilerliyor. 

Bu bölümün ardından, yeniden doğuş fenomeni ile ilgili arketipi inceliyoruz. Burada da yine mitolojik metinler, dini metinler, efsaneler ve diğer edebi unsurlar ile aktarımı sağlanmış olan metinler üzerinden giderek, önce Jung'a göre yeniden doğuş şekillerini, sonra da bu şekiller üzerinde ki örneklemeleri görebiliyorsunuz. Jung bu bölümde özellikle Hızır (A.S.) ile ilgili metinler üzerinden ilginç çıkarımlarda bulunuyor. Hz. Musa ile Hızır arasındaki kıssaları değerlendirirken, Hızır'ı insanın kendi olma bilinci noktasında ki değerlendirmeleri ile tasavvufun belirli düşüncelerinin paralellik arz etmesi söz konusuysa da, Jung'un değerlendirmesinde ve ilminde tasavvufta işlenen nefs kavramı çok yer etmemiş olduğundan, bu paralellik bozulabiliyor. Burada özellikle anne arketipine de göz kırpan betimlemeler ile insan psikolojisinin, kendisini devamlı yenileyen ölümsüzlerinden biri olduğunu vurguladığı Hızır ile ilgili tespitlerinin benim okumalarımda daha geniş bir bakış açısı kazandırdığını söylemeliyim. Modern Batı Psikiyatristleri ile doğunun kadim filozoflarının eninde sonunda zıtlıkların birlikten var olup, birliğe döneceğine farklı yollardan ulaşmaya çalışmasını görmek gerçekten etkileyici. Tasavvufla ilgili geçmiş bilgilerimin üzerine, önce Huxley, sonrasında Jung ile benzeri paralelde döne bir beyin fırtınası eklenince insanlığın ilk sırrı çözmeye ne kadar yaklaştığı düşüncesinden kendimi alamadığımı fark ettim. Elbette burada algılamadan kaynaklanan bir değişiklik de mevcut. Jung'un betimleme konusunda yanlış kelimeyle ifade edildiğini düşündüğüm; batılı insanın hissetme işlevinin daha güçlü olması sebebiyle, Tanrıyı ahlâken ikiye böldüğü savında yer alan hissetme işlevinin doğulu insanda daha yoğun olduğu kanaatindeyim. Zira bu işlevin güçlülüğü, doğu felsefelerini materyalden ayırıp, maneviyatın sırtına yüklemektedir. Bu yüzdendir ki, Huxley, Jung vb. batılı yazarlar, kuramlarını açıklarken ya Hint felsefesinden, ya tasavvuftan ya da batı felsefelerini ayakta tutan destan ve efsanelerden faydalanmaktadırlar. Örneğin, Jung yeniden doğuş arketipini anlatırken, Hızır'dan başlayıp, Bilgameş'e (Gılgamış) uzanan bir anlatımı takip ediyor. Hatta Jung'a göre, Hızır figürünün sadece yüce bilgeliği değil, insan aklının ermeyeceği davranışları da temsil ettiğini belirtiyor. Onun kıssalarında yakaladığı zıtlıklar da, anne arketipine ilişkin görüşlerini bir yönüyle bu diğer arketipe bağlıyor. Metafizik ve felsefeye meraklıysanız, Jung'un tespitleri pek çok görüşünüzü yıkmaya veya yeniden şekillendirmeye müsait bir alanda ilerlemekte. Yeniden doğuş arketipinin anlatımı sırasında, kitle içerisinde yer alan insanın sorumluluklarına ilişkin olarak sunduğu cümleler ve farkında olmanızı sağladığı şeyler muazzam. Arketiplerin şekillendirdiği günümüz insanının içerisinde bulunduğu psikolojik durumdan ve hapis hayatından özgürlüğe geçmek için yeniden doğuşun önemini kavramak adına da izlenesi bir fikriyat sunuyor. Yazdıklarının felsefi alt yapısı İbn'ül Arabi ve onun Fusus'ul Hikem adlı eseriyle o kadar uyuşuyor ki, sadece tanımlamalardan kaynaklanabilecek -yorumlayan şahsıma göre- yanlış anlaşılmaları düzelterek ikisini aynı düzleme oturtmayı deneyebilirsiniz.

Hali hazırda bu kitabı okurken, Freud, Jung'un gibi modern batı psikolojisi görüşleri üzerinden giderek muazzam bir eser yazmış olan Dr. Mustafa Merter'in Nefs Psikolojisi kitabıyla tanışmıştım. Merter, eserin biz doğulular için boşlukta kalan noktalarını kültürel ve manevi farklılıklarımızdan, algılama şeklimize uzanan bir yelpazedeki değerlendirmelerle doldurmuştu. Umarım bir gün o kitabı da size tanıtabilirim. Yeniden doğuş arketipi hakkında sayfalarca yazı yazabilecek olmama karşın, size kitabı tanıttığımı zaman zaman unuttuğumu kabul edip, buradan masallarda ruhun fenomenolojisi (yani soyut olanın, somut hale getirilmesi) üzerine yapılan yorumlara geçtiğimizi belirteyim. Fenomenolojinin asıl amacı da "öz"e ulaşmak olduğundan dikkate değer bir bölüme giriş yapıyoruz. Jung burada, eski uygarlıkların günümüze kadar ulaşmayı başarabilmiş masalları aracılığıyla insanın soyut bir kavram olarak tasarladığı ruhun somutlaştırılması üzerine tespitlerini aktarıyor. Burada ruh kavramının gerekliliği, insanı ruh kavramını kendiliğinden yaratmadığı; ancak insana yaratıcılığı kazandıranın ruh olduğu yönünde bir girişle, kâh kendi masallarımızla belirli noktalarla özdeşleştirebileceğimiz örneklerden, kâh bugüne kadar işitmemiş olduğumuz masallardaki sembollerden bahsederek ilginç bir kapı açıyor. Jung'un ilk günah ve yasaklara ilişkin değerlendirmelerinin de dikkate değer olduğunu belirtmeliyim. Bu bölümde Kuzey Amerika masallarından, Alman masallarına, Herakles Mitinden, Nietzsche'ye, on iki sayısının tekrar karşıma çıkan gizeminden cennetteki yasak elmaya uzanan bir beyin fırtınasına maruz kaldım. Bu bölümün sonuç yazısı ise gerçekten çok vurucu. Burada ruh arketipinin iyilik ya da kötülüğe meyletmesinin tamamen insanın iradesine bağlanışı noktasındaki ifadeleri, insanlığın odaklanması gereken ilk şeyi ne olduğunu işaret ediyor. Elbette Jung'un bu çağrısının bugüne kadar bir karşılık görmemiş olması, dünyanın durumundan belli. Son bölümde Hilebaz figürünün psikolojisi üzerine görüşleri okuyorsunuz. Jung'un burada Hilebaz figürü olarak tanımladığı ve bu figür üzerinden geliştirilmiş olan arketip de, toplumların efsaneler ve dini motiflerinde gelen veya gelmesi beklenen kurtarıcının öncülünün sembolüdür. Pek çok masalda, efsanede yer alan bu figürün peşinde Atlantis'e, altın çağa (bizdeki ahir zaman olabilir) buradan da Tanrıya varılan bir yazıya eşlik ediyorsunuz. Elbette bu kitabı okumamın sebeplerinden birisi, psikiyatrist arkadaşımın önerisi olmuştu. Türk tarihinin dışında mitoloji, tasavvuf ve felsefe okumalarında da bir sisteme başlayacağımı bildiği için, diğer kitaplardan önce muhakkak bu kitabı okumam gerektiğini söylemişti. Gerçekten haklıymış. En azından, Dört Arketip'i takip eden okuduğum her kitapta, okuduklarıma farklı bir bakış açısı ile yaklaşmamı sağlayan bir bilinç kazandırdı.

Din, felsefe, mitoloji, tarih ve hatta çok satan kitapları okumaktan hoşlanan insanlardansanız, bu zamana kadar okuduğunuz kitapları, bir de Dört Arketip'i okuduktan sonra tekrar değerlendirin. Geçmişte öğrendiklerinize geniş bir yorum kazandırdığı gibi, gelecekte okuyacaklarınızla tamamlanabilecek bir yapboza sahip olduğunuzu fark edeceksiniz.

Kitaplarla kalın.




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...