16 Temmuz 2017 Pazar

Korkak ve Canavar (Perg Efsaneleri 1. Kitap) - Barış Müstecaplıoğlu


"Kimse sadece iyi değildir. Kimse sadece kötü değildir. 
Bir savaşı bitirmek kahramanlıksa, buna kendinle barışarak başla"

Tho-en Kurme, Atalar-97.Söz




Fantastik kurgu edebiyatının ittifakla en önemli yazarı kabul edilen Tolkien'in bu edebiyata ilişkin çektiği yüksek bir çıta var. Ondan sonra yazılan ve hatta bazıları popüler olan çoğu yazar, uzun seriler tamamlamış olsalar da, bugün sıkı bir Tolkien okuru olarak net bir şekilde söyleyebilirim ki, yazılanlar Tolkien'in derinliği, üslubu ve sıfırdan yarattığı kurgusal evrenin yanına dahi yaklaşabilmiş değiller. Belki de doğru yazım motivasyonu Tolkien'in tarzını yakalamak değil de kendi tarzını oluşturmaktır kim bilir. Bununla birlikte, kültürümüzün taşıdığı geniş geleneksel anlatı havuzu ve efsânelerimizin derinliği düşünüldüğünde, Türk yazarlardan, en azından kendi ülke sınırlarını aşacak bir fantastik kurgu romanı çıkmamış olması düşündürücü. Bu hususta bir elin parmaklarını geçmeyecek örneklerin de ülkemizde kendi okuruna ulaşmakta dahi sıkıntı yaşıyor. Canlı örnek her zaman iyidir. Misal bu satırların yazarı olarak sıkı bir fantastik kurgu edebiyatı okuru olmama ve yukarıda belirttiğim kıstasları çok önceleri sağlamış bir seri olmasına rağmen geçen seneye kadar Barış Müstecaplıoğlu'nun Perg Efsaneleri serisinden bîhaberdi. Postmodern edebiyatı parmaklarında oynatan üstadım Metin Savaş bana kendisinden bahsedene dek hiçbir kitabını okumamıştım. Bu anlamda özellikle pişmanlığım büyük. Perg Efsanelerinin bütün kitapları İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış. Size tanıtacağım ilk kitabı da karton kapaklı ve 309 sayfa. Kitapla ilgili olarak ilk kalemde belirtmem gereken husus, bu eserin bir Türk fantastik edebiyatı eseri olarak algılanmaması gerektiği. Perg Efsaneleri batılı usullere göre kaleme alınmış, sekiz dile çevrilmiş, mevcut üslubu ile yabancı pek çok örneğinden daha dikkat çekici bir fantastik kurgu ürünü. Bu konuyu bir yergi veya eleştiri olarak değil, bir tespit olarak dikkatinize sunuyorum. Karşınızda batı menşeili bir kurguya sahip ancak bir Türk tarafından Türkçe yazılmış bir fantastik kurgu serisi var. Kitabın beni derinden etkilediğini söylemeliyim. Elbette burada kusursuz, mükemmel gibi tanımlamalar kullanmayacağım. Bazı ufak noktalarda eleştirilerim var. Ancak belki de komplekslerimizin esiri olduğumdan, bir Türk yazardan bu kadar güzel bir fantastik kurgu romanı okumayı beklemediğimi söyleyebilirim. Hatta yabancı bir yazarın eserini okuyormuş hissine kapılıyorsunuz. Tasvirler ve hikayenin geçtiği evrenin tanıtılması konusunda bir miktar eksiklik var. Müstecaplıoğlu'nun kalemi sürükleyici olmasına rağmen yarattığı karakterleri ve evreni kafanızda eksiksiz bir şekilde canlandıramıyorsunuz. Bazı boşlukları mecburen sizin hayal gücünüz dolduruyor. Örneğin Instagramda yazarın kendi paylaşımlarında genç arkadaşların Leofold'u resmedişlerini gördüğümde, benim kafamda çok daha farklı bir canavar figürü belirmiş olduğunu fark ettim. Bu biraz da, karakterin tasvirinin ayrıntılandırılmamış olmasıyla alakalı. Sürükleyicilik anlamında ciddi anlamda en üst düzeyde olan ilk kitap, bu sürükleyiciliğine rağmen bazı yerlerde çok hızlı atlamalara sahip. Kitabı okumaya başladığımda, ana hikayenin dört kitap boyunca süreceği fikrine kapılmama rağmen, ilk kitabın sonuna doğru aniden sona gelmiş olmam rahatsız etmese ve kitaptan aldığım zevki engellemese de, biraz eksik kalmış hissettirdi. Karakterlerin tasvirinde detay olmamasına karşın karakterlerin; diyalogları, kişiliklerini yansıtan alt yapıları ve Müstecaplıoğlu'nun okuruna çok net bir şekilde yansıtmayı başardığı duyguları konusunda da gerçekten türünün en iyi iki üç örneğinden biri olduğunu belirtmeliyim. Üstelik, içi boş bir fantastik kurgu yerine, ahlâki ve felsefi bir altyapısı olan hikayesiyle de bu eserin neden pek çok yabancı dile çevrilerek dünyaya açıldığını rahatlıkla anlıyorsunuz. Barış Müstecaplıoğlu bu romanıyla yakından takip ettiğim yazarlar arasında yerini aldı bile. Şimdi sırada Perg Efsanelerinin ikinci kitabı olan Merderan'ın Sırrı var. Ön yorum olarak, ilkinden çok daha sürükleyici ve iyi başladığını belirteyim. Daha ayrıntılı yorumları da yakın zamanda sunuyor olacağım.

Bugüne kadar Perg Efsaneleri serisi ile tanışmadıysanız ve fantastik kurgu edebiyatı okuruysanız, Barış Müstecaplıoğlu'nu muhakkak okumanızı tavsiye ediyorum.

Kitaplarla kalın.



Hayyam'ın Mirası: Semerkant - Amin Maalouf

"Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant'ın üzerinde! 
Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer

kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı 
hepsinin üstüne o mağrur?"
Edgar Allan Poe





Bu kadar meşhur bir kitabı 80. baskısında okumanın (-ki bu aldığım baskısı, şimdi kaçıncı baskıda bilmiyorum), ayıplanacak bir tarafı olmadığını sanıyorum. Buna rağmen kitap seçkinciliğinin bir üst noktası olarak "aaa sen bu kitabı yeni mi okuyorsun?" diyen insanların ayıplanacak çok tarafı var. Her kitabı okumak gibi ütopik bir isteğim olsa da, her kitabı okuyamayacağımı iyi biliyorum. Bu sebeple bazı kitaplar zamanı geldiğinde, bazıları ise hiç okunmayacak şekliyle kütüphanemizde beklerler. Bugün size beklemekten sıkılmış meşhur bir kitabı tanıtacağım -ki meşhur kitapları üzerinden bu kadar zaman geçtikten sonra tanıtmak epey anlamsız ve zordur. Okuduysanız bile belki benim gözümden kitaba tekrar bakmak isteyebilirsiniz. Yapı Kredi Yayınları tarafından yayınlanmış olan kitap, karton kapaklı 318 sayfa. Gençliğimin çok satanlarından olan bu kitap yerine o dönem yine aynı yazarın "Yüzüncü Ad" isimli romanını okuyup çok beğenmiştim. Bu kitabı ise biraz da sizlere aktaramayacağım hususi sebeplerden dolayı okumayı hep erteledim. Semerkant çok ilginç bir roman. Sizi bir anda hop diye yutuveriyor. Maalouf'un üslubu, çevrenize ördüğü kelimeleri bir anda kurgunun geçtiği şehirlere, geçmiş tarihe götürebiliyor. Romanı okuma sebebim, içerisinde Selçuklulara dair geçen atıflardan ziyade, Hayyam'a olan ilgimden kaynaklanıyor. Bu anlamda Selçuklular genelinde Türklerin olumsuz motiflerle işlenmesine dair kelam etmeye dahi gerek görmüyorum. Hatta o dönem tarihi içerisinde, bir edebi kurguda tarihin tahrifinin mümkün olabileceği ve hatta zaman zaman tarihi kurgu yazarlarının buna teşvik edildiği de düşünülürse, karşı pencereden bakan bir çift gözün kendimizi anlama çabamızda faydası dahi olacağına inananlardanım. Kurgusal açıdan ilerleyişe baktığımda ise romanın Hayyam'ın yaşadığı dönemden yakın tarihe geçene kadar inanılmaz seri olduğunu söyleyebilirim. Ancak romanın yakın tarihi imleyen bölümüne geldiğimde hem okuma iştahım, hem de hızım bir miktar azaldı. Anlatılan hikaye ve kurulan bağlantılar, yakın tarihin İran'ı, kitabın güzel havasına kondurulmak istenen zorlama bir aşk hikayesi ve orada yaşanmakta olanlarla ilgili fikir edinme açısından okumaya devam edebiliyorsunuz. En azından insanı ister istemez, o dönem olanlarla ilgili araştırma yapmaya teşvik ediyor. Tarihi romanlardan öğrenmeye tamamen karşı olmakla birlikte, kurguda köpürtülen olayların tarihi altyapıyı araştırmak ve öğrenmek noktasında inanılmaz motive edici olduğu fikrindeyim. Elbette tarihi altyapıyı araştırmaya başladığınızda Maalouf'un kurguyu tesis edebilmek için kaydedilen tarihi bilgileri bir miktar tahrif ettiğini görebilirsiniz. Sonuç olarak Semerkant, başarılı bir roman algısının ödülünü fazlasıyla almış, uzun yıllar en çok satan kitaplar arasında kendisine yer edinmiş bir roman. Eric Baldassarre'ın yolculuğu bende hep ayrı bir yerde kalmakla birlikte, Maalouf'un kaleminin gücünü hissetmek ve kelimelerini zihninize nakşetmek için okumanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.


15 Temmuz 2017 Cumartesi

Hayal Gücünün Derinliklerinde: Orta Asya Türk İmparatorluğu - Prof. Dr. Sencer Divitçioğlu


"Tarih bilimi kayıtlı belgelerle 'hayal gücü' üzerine oturur. 
Ancak, belgeler arttıkça hayal gücüne olan ihtiyaç azalır, 
azaldıkça artar."
Kitaptan




Tarih maratonunda da tıpkı diğer kitap tanıtımlarında olduğu gibi uzun metinlerden kaçınma yolunu tercih edeceğim. O yüzden yeni usulümüze uygun olacak şekilde hızla konuya girelim. Gök-Türkler bahsinde bitirmiş olduğumuz bir diğer kitap da İmge Kitabevi tarafından yayınlanmış olan Sencer Divitçioğlu'nun eski baskısında adı Kök-Türkler olmasına rağmen, yeni baskısında ismi güncellenmiş olan size tanıtmakta olduğum eseri. Karton kapaklı 287 sayfa. Başta ufak bir eleştiri getireyim, kitabın kapağı pek narin. Kitaplara hassasiyet göstererek okuyan bir adam olduğum konusunda iddialıyımdır. Ancak daha kitabın kapağını esnetir esnetmez, kapak tam yarısından ayrılıyormuş gibi oldu. Bu benim gibi bibliyofiller için bir sorun. Sencer Divitçioğlu'nun giriş yazısı aslında ileride okuyacaklarımıza dair işaretler veriyor. Türk orta çağında veri eksikliğinden dolayı zaman zaman hayal gücünün devreye girebileceği yönündeki tespiti haklı olmakla birlikte, kendisinin işbu eserinde bu hayal gücünü yanlış konularda tespit yaparken ve zaman zaman gereğinden fazla yaptığı izlenimini edindim. Bu sebeple de içeriğinde çok kıymetli bilgiler taşıyor olsa da, kitabı öveceğime dair tüm hislerim akim kaldı. Tarihin belgelendirilemeyen bölümleri için hayal gücünün kullanılması yenilikçi bir bakış açısı getirmesi açısından gerçekten etkileyici. Ancak bunu Türklerin aslında Hint-Avrupa kökenli olabileceğine dair, delilsiz çıkarımlara dayandırmak veya bunun ima edilmesi bu bakış açısının dışına çıkılması anlamına geliyor. Bir noktadan sonra Divitçioğlu'nun işbu eseri hazırlamaktaki maksadının Türklerin ne yazık ki Hint-Avrupalı olamadığı ama çoğu gelenek, görenek, sosyal yaşam kuralı, efsane gibi unsurları bu kültürden aparmış olabileceğini ispat etmeye çalışmak olduğunu görüyorsunuz. İskitler-Hunlar gibi bozkır atlı kavimler medeniyetinin en önemli temsilcilerinin, Gök-Türkler'in kurucu aileleri ile bağlarına ilişkin "kontrol edilmiş ve akademik çevreler tarafından aksi bir delille net bir şekilde reddedilmemiş" bağlantıları söz konusuyken, Türklerin köken başlangıcını ısrarla miladın sonrasındaymış gibi aktarmaya çalışmak, farklı disiplinde uzmanlaşmış olsa dahi bir akademisyenin hârcıalem görüşleri seslendirmesi ne yazık ki insanı soğutuyor. Tarih maratonu kapsamında bir önceki kitapta, Gömeç hocanın, duyguları ön plana alan tarih aktarımı ne kadar Türk tarihine zarar veriyorsa, Divitçioğlu'nun bu tip görüşleri, özgünlük ve farklılık perdesi arkasında aktarması da bir o kadar Türk tarihine zarar verir. Elbette kesin yargılardan azade kitap. Ancak her nedense söz konusu olan Türk tarihinin kendine özgülüğüne hâlel getirecek bir iddia ise bu kesin yargıladan azadelik ciddi bir oranda azalıyor. Bu sebeple sıfırdan Gök-Türk tarihi hakkında bilgi sahibi olmak için ilk seçilecek kitaplardan olmamakla birlikte, farklı bir görüş edinilmesi amacıyla okunabilir.

Okuyacak olanın kanaatine göre; delil boşluğunu gidermek için hayal gücünü kullanmak, tarihle münazara etme gayreti değil de tarihle münakaşa etme amacı taşıyorsa ve bu gücü kullanmak, var olan delilleri bile yok saymayı gerektiriyorsa, o vakit tarihi aktarmak yerine, yeni bir tarih yazılıyor demektir. Ortalama tarihi malumata sahip olmayanların, çok dikkat ederek tetkik etmesi gereken bir eser olduğunun altını da çizmek mecburiyeti hissediyorum. 

Kitaplarla kalın.


Bilinçaltının da Altında: Tuhaf Kütüphane - Haruki Murakami


"Neden bunlar benim başıma gelmek zorundaydı ki?"
Kitaptan


İlk okuduğum Murakami kitabının kısacık bir hikaye olmasını hayal etmemiştim. Ancak hem kütüphanede okuma dürtülerimi sürekli kamçılayan birden fazla kitap olduğu, hem de bu zamana kadar bir Haruki Murakami kitabı edinmemiş olduğum için kısmet Tuhaf Kütüphaneye oldu. Epey kısa bir hikaye ile Murakami'nin zihin akışına merhaba demek şaşırtıcı oldu. Ancak baskısı ve cildiyle birlikte değerlendirdiğinizde bir romanmış gibi davranabiliyorsunuz. Bugün size Doğan Kitap tarafından yayınlanan ciltli, kuşe kağıda basılmış 72 sayfalık bir kitapla merhaba diyorum. Elbette 72 sayfa denildiği zaman, okuyacağınız metnin bu kadar olmayacağını belirtmeliyim. Çünkü kitabın her sayfasında hikayeyi destekleyen illüstrasyonlar olduğu gibi, kitabın içeriğini, puntosunu, genişliğini düşünmeksizin, ham haliyle ne kadarlık bir şeyle karşı karşıyayız derseniz, normal basımda taş çatlasa 20-25 sayfa tutabilecek bir kitaptan bahsediyor olduğumu söyleyeyim. Bu yüzden kitabı okumak için ayırmanız gereken zaman bir saat ve belki de daha azı.  Murakami okumaya başka bir kitabı ile başlamalı mıydım bilmiyorum? Bu konuda tavsiyelerinize açığım. Murakami sadece bu hikayesiyle yargılamak yetersiz olacaksa da, çok farklı bir zihin akışına sahip. Yazılan cümleleri ilk okuduğunuzda sıradan bir şekilde akıp gidiyormuş gibi hissediyorsunuz. Bununla birlikte kitabın kapağını kapattığınızda anlam veremediğiniz bir beyin fırtınası başlıyor. Bunun sebebinin de okuduğunuz kitap ve Murakami'nin üslubu olduğunu hemen kavrayamıyorsunuz. Bu kısa romanın kurgusu, ilgi çekici, karanlık ve insan bilincindeki çukurların oluşturduğu kuyuların dibindeki su gibi. Bir yandan rahatsız edici bir kokusu var; ancak bu tip kısa ama merak uyandırıcı hikayelere karşı duyduğunuz susuzluktan dolayı o kokuya aldırmadan bir çırpıda içiveriyorsunuz suyu. Sonuç olarak hayatınızı kurtarmayacak ve fakat boş zamanınızı rahatlıkla kaplayacak bir kitap istiyorsanız, kalın romanlara da yanaşmaya hiç niyetiniz yoksa, okumanız için tavsiye edilir.

Kitaplarla kalın. 

Üç Tehlikenin Ortasında: Karanlık Çağ - Murat Başekim

"Ve Dünya Kurallarından ilki de her zaman, 
her zaman, her zaman, Fanilik idi" 
Kitaptan



Aslında Murat Başekim'in bu kitabını Ayarsız dergide nispeten daha kısa olacak bir şekilde tanıtmıştım. Yine de orada bir kaç kelâm eksik etmiş olabileceğimi düşündüğümden tekrar bir inceleme yazısı kaleme almak zorunluluğu hissettim. Olasılık Yayınları tarafından yayınlanan kitap, karton kapaklı 330 sayfa. Dergideki en önemli eleştirim, kitabın kapağına yönelikti. Bu konuda fikrim çok fazla değişmese de, kitaba çok uzun süre bakınca kapağa alışır gibi oluyorsunuz. En azından çizimin, kitabın esas oğlanını gözünüzde canlandırmak adına, çok faydalı olduğunu söylemeliyim. Tabii ufak bir itirazla. Çungar Alp olduğunu tahmin ettiğim Avar savaşçısı, Orta Asya'dan bu bölgeye geçmiş, pek çok Asyalı topluluk mensubundan farklı olarak, pantolon giymemiş. Takıla takıla buna mı takıldın diyebilirsiniz, ancak bence bu önemli bir detay. Zira at üzerinde savaşan Avar savaşçılarının bu kadar ölümcül olabilme ve atla tek vücutmuş gibi hareket edebiliyor olmalarının en önemli sebeplerinden birisi pantolon giyiyor olmaları. Burada Çungar Alp daha çok bir Frenk savaşçısı gibi resmedilmiş olabilir diye düşünüyorum. Neyse bu kadar, gereksiz goygoydan sonra, romanı muazzam kılan ayrıntılara geçebilirim. Bu sitedeki pek çok tanıtımında belirttiğim gibi Murat Başekim en sevdiğim ve kitaplarını beklediğim sayılı Türk yazarlarından bir tanesi. Kitabı onun yazdığını gördüğüm an, kitaba ilişkin maddi diğer hiçbir detaya takılmadan rahatlıkla kitabını satın alabiliyorum. Bu seferde beni şaşırtmadığı ve bu ilkede değişikliğe gitmek zorunda bırakmadığı için kendisine ve kalemine minnettarım. Tarihi kurgunun artık kıymete değer bir yanının kalmadığı, neredeyse eline kalem alıp bu uğurda yola çıkmış pek çok yazarın, doğru olsun, olmasın araştırma zahmeti görmeden romanlar kaleme alıp birbirlerini tekrar ettiği bir dönemde; hem tarihi, hem de fantastik kurgu okuyucusunu memnun eden bu tip romanlar nedense ya az biliniyor ya da hiç bilinmiyor. Açıkçası arkadaşlık ettiğim kitapseverlere dahi sorduğumda adını pek az işittiğim bir yazar Murat Başekim. Onun hem iki romanında, hem de hikayelerinin altında yatan felsefenin, anlam arayışının ve üslubunun çok tehlikeli bir üçlü olduğuna inanıyorum. Bu konuyla ilgili eleştirileri son bölüme saklamak kaydıyla size biraz da kitaptan bahsedeyim. Efendim, Orta Asya'dan at üzerinde savaşa savaşa gelerek, en sonunda Alp dağlarının yakınlarında bir bölgede kısılmayı başaran bozkırlı Avarların ve bu savaşçıların komutanı olan yaşlı Çungar Alp'in hikayesini okuyoruz. Başekim, yine genel roman karakterleri ele alınarak değerlendirildiğinde anti-kahraman olarak değerlendirilebilecek, kusurlu ve zaman zaman okuyucunun sinirlerini oynatabilecek bir baş karakter yaratmış. Çungar Alp, zaman zaman geçirdiği sinir krizleri sonucu yol açtığı şeyler, ikircikli kişiliği, yaşadığı zamana dek, çoktan savaşarak ölmüş olmayı dilemesine karşın, hâlen ölmeyi başaramamış olması sebebiyle roman boyunca pek çok sürprize gebe bir karakter aslında. Daha önceki romanında fantastik kurgu ögeleri, daha çok yan hikayeye ait duran Başekim, bu kitapta da, önce okuyucuya bir tarihi kurgu romanı okuduğu hissini yaratacak bir giriş yapmakla birlikte, fantastik kurgu ve korku ögeleri bu romanda çok daha baskın ve romanı farklı kılıyor. Üstelik, Çungar Alp karakteri ve Roland karakteri üzerinden felsefi anlamda çok sağlam bir eleştirinin ve farkındalığın izlerini görebiliyorsunuz. Yıllar yılı, özellikle ülkemiz hakkında üretilen en önemli argüman olan iki kültürün tam arasında kalmak bu hikayede çok derinlikli bir zeminde karşılık buluyor. Pek çok konuda birey olarak kendi içimize seslediğimiz sorunlarımızı, karakterleri aracılığıyla dışa vuruyor yazar.

Sonuç olarak, kendimize yönelttiğimiz en beylik eleştirilerimizden birisi "ne batılı, ne de doğulu olmayı" başaramadığımız yönünde. Yazarın böyle bir anlam yaratma kastı olup olmadığını bilmemekle birlikte, Çungar Alp bir anlamıyla tam Türkiye'yi hatırlatıyor bana. Batıyla işini bitirip, doğuya dönmeye çabalayan ve bu çabası sırasında gittikçe daha da batıya saplanan bir imge canlandı kafamda. Ne diyelim, belki de doğru anlamışımdır kendisini.

İnsanın henüz öte aleme göçmeden A'raf'ın ne olduğunu anlayabilmesi açısından Murat Başekim'in romanı kaçırılmaması gereken bir fırsat. Bu zamana kadar bir romanı ve hikayesini okumadıysanız, en azından kendisine bir öncelik tanımanız gerektiğine inanıyorum.

Kitaplarla kalın.


31 Mayıs 2017 Çarşamba

Dipnotlardan, Milli Bakış Açısına: Kök-Türk Tarihi - Prof. Dr. Sadettin Gömeç

"Geçmiş inkâr edilemez; geçmişine taş atanın, geleceğine gülle atarlar"
Bahtiyar Vahabzâde




Tarih maratonunda okumalarım eskisi kadar hızlı gitmiyor ne yazık ki. Eh bunun en önemli sebeplerinden birisi de blog dışında yürütmekte olduğum yazı faaliyetleri oldu. Dergiye yazı yazabilmek için, elbette farklı alanlarda kitap okumam ve günlük mecburi mesaimin dışında, bu kısım için de ciddi bir zaman ve emek sarf etmem kaçınılmazdı. Ancak düşündüğümde, Kara Kütüphanenin varlık sebebi olan tarih okuma maratonumu ihmal ettiğimin de farkındayım. Hakeza bu zamana kadar yapılmış okumalarım neticesinde, değişen görüşlerim doğrultusunda maratondaki bölümlemeyi değiştirdim. Sebeplerini "Türk Tarihi Maratonu" başlığında ayrıntılı olarak yazdım. Oradan da okuyabilirsiniz. Şimdi ise yeni adıyla Türk Orta Çağı bölümünün ilk uygarlığı haline gelen Gök-Türkler ile ilgili son bitirdiğim kitapla devam ediyorum. Bundan sonraki hedefim, tarih maratonu kapsamında her ay en az iki kitabın tanıtımını sizlerle paylaşmış olmak. Çünkü bu hızla devam edersem, maratonu hiç bitiremeyebileceğimi fark etmiş durumdayım. Bu yüzden girizgahın ardından hemen sıradaki kitabın künyesiyle maratonumuza devam edelim. Size tanıtacağım kitap Berikan Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 318 sayfalık bir eser. Yeni değişiklikle, Türk İlk Çağının son uygarlığı olarak ele almış olduğum Hunlar faslında da Prof. Dr. Sadettin Gömeç'in Türk-Hun Tarihi başlıklı kitabı için söylediklerimin pek çoğunu aslında bu kitapta da tekraren yansıtabilirim. Sadettin Hoca, tıpkı önceki kitapta olduğu gibi, bu kitapta da bazı isimlendirmeleri değiştirerek, kendi akademik görüşüne göre kitap genelinde bu isimleri kullanarak ilerliyor. Hatırlarsanız Sadettin Hoca, Mo'tun yerine Börü Tonga isimlendirmesini kullanıyordu. Burada da benzeri bir durum söz konusu. Örneklemem gerekirse, Mukan yerine Börü Kan olarak değiştiriyor ismi. Ancak Gök-Türk tarihi hususunda, Hun tarihinde olduğu kadar açık kapı bulunmadığı için belirli isimleri değiştirmek yerine ya aynen korumuş, ya da kendi isimlendirmesini parantez içerisinde belirtmiş durumda. Kitabın dipnotları bazı yerlerde ana metnin yer aldığı sayfadan daha fazla yer kaplıyor ve hatta bazı dipnotlar bir sonraki sayfaya kayabiliyor. Açıkçası bu okumayı zorlaştıran bir husus. Dipnot meselesi kitap açısından bence epey önemli. Çünkü çoğu akademik kitapta sadece atıf için bulunan dipnotların aksine, bu kitabın dipnotlarında ayrı ve çok önemli hususlar ele alınıyor. Dolayısıyla dipnotları da takip etmek istiyorsunuz. Yazının başında kitabın 318 sayfa olduğunu belirttim, ama kaynakçayı ve dipnotları çıkarsanız, okunacak olan ana metin 170-180 sayfa civarında bir metin oluyor. Elbette bu aşamada da dipnotların önemli olduğunu ve okunması gerektiğini ayrıca belirttiğim için okunacak bölüm 250 sayfayı geçer nitelikte. 

Kitabın Kök-Türk tarihi ile ilgili olarak, bütün kaynakları birlikte ele alması ve hatta bu zamana kadar okuduğum kitaplardan farklı olarak, doğrudan bu uygarlıkla ilişkilendirilmesi mümkün olmayan başka kaynakları da dahil ederek belirli sonuçlara ulaşması okuyucu açısından bilgilendirici bir okumayı tesis ediyor. Elbette sonraki kaynakları okumamış olduğum için henüz net bir kıyas yapamıyorum ancak şu ana kadar okumuş olduğum, Gök-Türk tarihi hususundaki en kapsamlı kitaplardan. Maratonun ilerleyişi gereği, bundan sonra okuyacaklarım bu konuda en sık tavsiye edilen kaynaklar olduğundan bu kıyaslamayı belki en sonda yapabilirim diye düşünüyorum. Bununla birlikte, Türk tarihinin bu bölümüne ilişkin, maratona başlamadan önceki tarihlerde okuduğum eserler göz önüne alındığında faydalı bir eser olduğunun altını çizmeliyim. Akademik anlamda Gömeç Hocamızın el emeği, göz nuru olan bu çalışma sağlam bir kaynakçaya, isabetli tespitlere ve tekrar belirteceğim üzere çok sık kurulmayan harici bağlantılara sahip. Kitap ile ilgili gözüme takılan şey ise Türk-Hun Tarihi kitabında sunduğum bazı tespitlerin bu kitap için de birebir geçerli olması. İşin ilginci, dipnotların uzunluğu, akademik anlatımı zaman zaman gölgeleyen milli ve zaman zaman hamasi ifadelerin kitapta yer alması hususunda değişiklik yok. Gerçekten de tanıtımı bu noktada bırakıp size daha önceki "Türk-Hun Tarihi" kitabının tanıtım linkini versem ve orada kitap isimleri ve belli başlı bazı kısımları değiştirmek kaydıyla okumanızı istesem, aynı ifadeleri yazarak kendimi tekrar etmiş olmam diye düşünüyorum. Önceki incelememi okurken de, Türk tarihi maratonundaki sistemsel değişikliğin tohumlarının Gömeç Hocanın ilk tanıttığım kitabıyla atılmış olduğunu fark ettiğimi söylemeliyim. Bu noktada kesinlikle yanlış anlaşılmak ve bu kitaba verilmiş muazzam emeği küçümsemek niyetinde değilim. Eğer hayata bakış açınız, dünyayı algılamaktaki referanslarınız milli-Türkçü-milliyetçi referanslar etrafında şekilleniyorsa, tanıtmakta olduğum kitap sizin için biçilmiş kaftandan öte. Dürüstçe bunu söylemeliyim. Ancak "Türk Tarihi Maratonu" başlığı altında da yazdığım üzere, Türk tarihini ve tarih hakkında yazılmış pek çok kitabı okudukça daha da net anladım ki tarihimizin sürekli övülmeye değil, anlaşılmaya ihtiyacı var. Vahşi barbarlar olarak algılanmaktan korkulduğu için, tarihimizde düşmanının kafatasından şarap içen, keçi kılından yapılmış konar-göçer çadırlarda yaşayan milletimizin ilk izlerini reddetmek, o tarihlerde aslında Atlantis seviyesinde bir uygarlıkmışız gibi tarihimizi resmetmek benim algıma göre yanlış. Burada düşünülmesi gereken şey, bizim ilk atalarımızın düşmanının kafatasından şarap içtiği çağlarda, başka medeniyetlerin mağaralardaki hayatı terk edememiş olmasını, aynı anda başka medeniyetlerin ise uygarlığın şafağında tüm insanlığa yeni icatlar sunması veya sunulanları geliştirmiş olmasının birlikte değerlendirilmesi gerekliliğidir. 

Savaşçılığından utanarak; "çağın en gelişmiş medeniyeti bizdik" demenin tarih nezdinde hiçbir ehemmiyeti yok. Zira gelişmiş olduğunu düşünen uygarlıklar, savaş teknolojisi ve taktiklerinde hiç karşılaşmadıkları usuller doğrultusunda daha az sayıdaki atalarımızın orduları karşısında hiçbir varlık gösterememişlerdir. Belki de uygarlığı kendi gerçek "milli" kıstaslarımızla değerlendirmemiz kendi tarihimizle ve geçmişimizle hesaplaşmaya çalışmamız, geleceğimiz için daha faydalı olacaktır. Belirttiğim üzere bu cümlelerden çıkarılması gereken sonuç, bizim savaşçı, geri kalmış ve vahşi bir uygarlık olmamız değildir. Biz savaşçı ve gelişmiş bir uygarlık olabiliriz; ancak savaşçılığımızı, kültürümüzün günümüz kıstasları ile ele alındığında gözümüze batan yerlerini törpüleyerek, bütün bir tarihi, büyük bir kahramanlık destanı gibi yorumlayarak doğrulara ulaşamayacağımız kanaatindeyim. Geçmişimizde kötülükler var demiyorum özetlersem. Aksine geçmişimizde var olduğunu düşündüğümüz ve bugünün değerlendirmelerine Diğer kitaptan farklı olarak, Kök-Türk tarihi kaynak sıkıntısının nispeten az olması ve verilerin değerlendirilmesi aşamasında çok daha başarılı bir noktada. Hayatı milli zaviyelerden değerlendiren okuyucu için de çok rahatlıkla okunabilecek bir kitap. Gök-Türk uygarlığı hususunda okuyana çok fazla bilgi katacağı da kati bir şekilde ortada. Nitekim bu konuda kaynak bolluğuna karşın henüz karşılaşmamış olduğum dipnotlar ve yerinde değerlendirmeler mevcut. Bu noktada geçen yazıdaki bir cümlemi de aynen alıntılayarak bitirmek istiyorum: "Türk tarihi çok geniş bir alana hakim. Buna rağmen her saftan, her okuyucuya hitap edebilecek nitelikte bir akademik eser çıkartmak, bizim akademisyenlerimize pek sık kısmet olmuyor." Oysa üstüne özellikle bastıra bastıra söylediğim gibi bizim tarihimizin ululanmaya, övülmeye, göklere çıkartılmaya ihtiyacı yok. Sadece geçmişimizi, atalarımızı, kültürümüzü anlamaya ihtiyacımız var. İşte bu sebeple çok verimli ve donanımlı olmasına karşın, milli ve hamasi bakış açısına sahip kitaplar, ondan faydalanabilecek çok daha büyük bir kitlenin değerlendirmesinin dışında kalıyor. Türk'ü, tarihini ve kültürünü anlamaya ihtiyacı olan çok büyük bir kitlenin hem de. 

Kitaplarla ve tarihle kalın. 







30 Mayıs 2017 Salı

Mülteci Düşüncelerin Mizahı: Eski Karım Uzaya Gidiyor - Bahadır Cüneyt Yalçın

"Çadırımın üstü gümüş vitray. Züğürdüm, bir hırka bir kaykay
Çadırımın üstü krom karamel. Öpmeden giderim, sen düşüme gel"
Romandan



Bildiğiniz üzere, korku edebiyatı ile ilgili bir kaç kitabı inceleyerek dergiye bir yazı hazırlamış ve bu kitaplardan birisini tanıtırken, çağdaş Türk edebiyatında açık ara ilk üç listem olduğundan bahsetmiştim. Bahadır Cüneyt Yalçın da bu listemde yer alan ikinci yazardır. Kendisiyle tanışma onuruna erişmem ile tetkik edebildiğim kadarıyla başarısının altında yatan en önemli nedenlerden birisi de kalemine yansıtmayı başardığına inandığım samimiyetinin sahiciliği. Memleketimizin, acılı arabesk ve hatta zaman zaman grotesk bir üslupla sarmalanmış anormal havasını biraz olsun dağıtmak için kalemini ve zekasını konuşturmaktan geri durmadığı birbirinden farklı üç romanı var ki, diğer ikisini yine bu blog içerisinde tanıttım. Yalçın'ın son romanı "Eski Karım Uzaya Gidiyor" yine April Yayıncılık tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 264 sayfalık bir roman. Okurken bir yandan hafızanızı, öbür yandan zekanızı kamçılayan esprili bir üslupla yazılmış olan kitap, yazarın üslubunun perçinlendiği roman olmuş. Yazarlar hangi konuda veya türde yazıyor olurlarsa olsunlar, okuyucularının o yazarda bulup sahiplendikleri asıl şeyin üslupları olduğunu düşünüyorum. Yalçın'ın bu konuda geliştirdiği, insana bir yandan beyin fırtınası yaptırırken, diğer yandan onun düşünmesine fırsat vermeden hızla okumaya devam etmesine sebep olan üslubu size tanıtmakta olduğum romanıyla tavan yapmış durumda. Okurken zaman zaman ana makineniz yani beyninizin bir tarafının ısındığını hissettiğiniz olmuş mudur? İşte ben bu kitabı okurken durum tam da böyle oldu. Hikayenin anlatılış ve aktarılış şekli diğer iki romandaki usullere tabi durumda. Yani birbirinden farklı karakterlerin gözünden romanın sonuna kadar uzanan ilk etaplarda karmaşa izlenimi veren planlı bir kaos yaratılıyor yine. Bir önceki romanından farklı olarak, bu romanında ana karakter epey eğlenceli. Zaten karmakarışık espriler yapan görece başarısız bir komedyen olan Şener başlı başına mizah malzemesi. Romanın konusunu kısaca özetlemem gerekirse, Tirineş isimli kurmaca bir gezegenden dünyamıza iltica etmiş uzaylılardan biri ile aynı evi paylaşan başarısız komedyen Şener'in boşanma, artıya geçme çabaları içerisinde geçen hayatından bir kesit diyebiliriz. Daha fazlası olarak anlatılacak her şey "macera" kelimesi ile açıklanabilir. Yalçın'ın üslubu ve yazım tekniği değişmemekle birlikte, bu kitabında kurgu ve kitaplarını meydana getiren unsurların ağırlık dereceleri biraz yer değiştirmiş.

En çok dikkatimi çeken şey, yazarın diğer romanlarında olağan bir kurgunun içerisine yerleştirdiği, harflerin toplamında oluşan kelimelerden daha derin anlamlar taşıyan tasarlanmış cümlelerinin bu romanda tasarlanmış paragraflara dönüşmüş olması. Belirttiğim cümle öbekleri bu romanda daha fazla ağırlık kazanmış. Elbette bu insanların okuma zevkine göre ya hoşa giden ya da nefret edilen bir hale bürünebiliyor. Çünkü henüz başta belirttiğim gibi, üzerinde düşünülmesi, hazmedilmesi ve hatta zihninizin içerisinde geviş getirir misali, yaya yaya tadına bakılması gereken cümleleri tam anlamıyla idrak edemeden, yazarın üslubunun da süratiyle bir sonraki sayfaya geçmiş buluyorsunuz kendinizi. Diğer romanlarında olduğu gibi bu romanda da merak unsurunu inanılmaz baskın kılan şey bu. Bir an önce kurgunun sonuna ulaşma ihtiyacı hissediyor insan. Bu yüzden, kitabı bitirdikten sonra yüzümde yayılan gülümsemenin henüz tadını çıkartamadan kendi kendime "bu romanı baştan bir kez daha okumalıyım" deme ihtiyacı hissettim. Bunu demekteki motivasyonum, her şeyin inanılmaz bir hızda gerçekleşmiş olması akabinde, romanda bir atfı, bir espriyi veya hikayenin kurgusuna ilişkin herhangi başka bir şeyi göz ardı etmiş olup, olmayacağım endişesiydi. Yoksa kitap genel itibariyle bir okur olarak benim beklentilerimi fazlasıyla karşıladı. Mesaj kaygısı olmadan toplumsal yaşantımızın sorunlarına değinebilmesi ve bunu üç romandır başarıyla yürütüyor olması takdir edilesi bir özellik. Aslında bir şeyler anlatmak, bir şeyleri vurgulamak, dikkati bir yerlere çekmek gibi bir gayesi olduğuna dair hiçbir izlenim olmamasına karşın, okura metinden çıkarım yapma şansı tanıyan bir kalemi var yazarın. Salt bu sebeple Tirineşlilerin durumunu okurken gözünüzün önüne ülkemizde son zamanda yaşamaya çalışan Suriyeli, Iraklı, Afgan mülteciler gelebiliyor. Üç kitabında da rastladığım kurgusal ilerleyişler sebebiyle yazarın bu konuda bir mesaj iletme kaygısı olmadığı hususunda neredeyse eminim. Eğer böyle bir iletim kaygısı varsa da, bir okuyucu olarak bana hiç hissettirmedi. Bu hususu önüne gelen her metinden ders çıkarmaya meyilli bir okuyucu olduğum için aktarıyor da olabilirim tabii. Kitapla ilgili bizim kuşaktan pek çok kişinin hoşuna gidebilecek bir jestten de ayrıca bahsetmem lazım. Şener'in hayalinde yarattığı figürler olarak vücut bulsalar da, rahmetli Nejat Uygur'un ve Atilla Arcan'ın bu romanda yeniden bir karakter bulmuş olmaları, tiyatro ve televizyon programlarını izleyerek büyümüş bir çocuk olarak beni epey mutlu etti.

Yukarıda belki de dağınık bir şekilde anlattığım üzere, yazarın kurguda ağırlık verdiği bir nevi "kelime cambazlıkları" diğer eserleriyle kıyaslandığında kurguyu az bir miktar zayıflatmış. Elbette bu romanda da şaşırtıcı olaylar ağı, beklenmedik geçişler okuyucuyu yine sarıyor. Kurgudaki bu ufacık eksiklik kendisini romanın sonunda göstermiş biraz. Romanın yan karakterlerinden birisi olan Micus adlı bir yapay zeka var ki, romanın sonucuna bir şekilde eklemlenmesi, sonucunu etkilemesi yönünde, okuma sırasında ben de beklenti oluşturan bir yan karakterdi. Onunla ilgili olan pasajları, romanın bütününden ayırmaya sebep olan bağlantısızlık da okur olarak beni ufak da olsa bir hayal kırıklığına uğrattı. Nihayetinde Yalçın'ın romanını başka bir şekilde idrak etmem gerektiği kanaatine vardım. Ki kendisiyle yüz yüze karşılaştığımızda aslında benim zihnimde oluşan bu tespiti kendisi de yüzüme karşı söyledi. Bu kitap bir "Hep Lunapark" veya "Mütevazı Bir İntikam" değil. Aynı olmak zorunda olmadıkları gibi okurun, beklentilerini, kurgusal benzerliğe dayanarak değil de yazarın üslubuna göre belirlemeleri gerektiği gerçeğini hatırlatıyor bu kitap. Dolayısıyla Bahadır Cüneyt Yalçın tarafından yazılmış bir romanın hangi kurgusal unsurlara dayanıyor olursa olsun beni güldürmeyi başarabilmesi ve hatta zaman zaman bunu sesli olarak yaptırabilmesi benim için önemli. Bir kitap okurken yüksek sesle kahkaha atabilmek, çok sık karşılaşılmayan ve genelde normal olmayan bir durum benim için. En esprili kitapları okurken bile yüzüne yayılan tebessümden ötesi olmayan bir adamın, kitap okurken kahkaha atması elbette onun için en önemli değerlendirme kıstası olacaktır. Sonuç olarak Eski Karım Uzaya Gidiyor, eğlenceli, okuruna kahkaha attırabilen, kafasında hızlıca geçen düşüncelerin arasında çözülmekten uzaklaşıyor gibi gözükürken, çözümün ta kendisi olan tasarlanmış kelimelerin bir araya geldiği güzel bir roman. Bu arada romanın etrafında gezinirken söylemeyi unuttuğum bir şey olduğunu fark ettim. Bahadır Cüneyt Yalçın'ın üslubunu seviyor olmamın en önemli sebeplerinden birisi de, onun mutlu sonları arzulayan okuyucular için en kalifiye sığınak olması. Yalçın, okuyucusuna, bu coğrafyada sürekli acıklı, hüzünlü, insanı geren, paramparça eden şeylerle hastalıklı bir mutluluğa sığınmak yerine, alıkonuldukları samimi mutluluklarla dolu bir kurgu vaat eden az sayıda yazardan birisi. İşte tam da bu yüzden, yazmaya ve bizleri mutlu etmeye devam etmesi gerekiyor. Çünkü bu ülkenin insanları mutlu olmayı bir türlü öğrenemedikleri için başkalarını mutsuz etmekte beis görmüyor. Çünkü bu ülkenin insanları, ağız dolusu kahkaha atmayı bilmediği için hep ince ince gözyaşı döküyor.

Sosyal medyada hep tekrar ettiği bir cümleyle bitirmek istiyorum yazımı.

"Sonra da efendim "neden mizah edebiyatı"?"







21 Mayıs 2017 Pazar

Kültür ve Edebiyatın Dehlizlerinde Bir Gezinti: Korku Kitabı - Emine Gürsoy Naskali (editör)

"Köleniz, hükümdarının ayağını hizmetkârının başı üstüne koyarak 
onu şereflendireceğini ümit etmek cesaretini göstermektedir."
II. Keykavus, Hülagü Han'ın huzurunda



Ayarsız derginin mayıs sayısında bahsettiğim kitaplardan sonuncusu ve sofranın belki de en ağır abisi, Emine Gürsoy Naskali'nin editörlüğünü yaptığı ve korku dediğimiz olgunun etrafında şekillenmiş olan pek çok mühim makalenin yer aldığı kitaptı elbette. Kitap hakkında söyleyeceğim çok fazla şey olduğu için, kısa künye kısmına normalde beklenenden daha hızlıca geçmek istiyorum. Kitap Kitabevi Yayınları tarafından yayınlanmış, 500 sayfalık, karton kapaklı bir eser. Konu itibariyle pek doğal olarak kitap içeriğinde, korkunun edebiyattaki yerine ağırlık verilmiş olduğunu belirterek başlamalıyım. Bununla birlikte öncelikle Türk kültüründe korku ve örtmece kavramlarının kullanılış şekliyle ilgili olan ağır akademik nitelikli makalelerle başlıyor okumanız. Daha sonra edebiyat metinlerinden örneklerle devam ediliyor korku macerası. Bu bölümdeki makaleler ilgi çekici bilgiler edinebileceğiniz ve hatta korku dışında belirli konularda zihninizi netleştirebilecek, okuyucuya yeni yeni bilgiler öğretebilecek nitelikte makaleler. Metin Eren'in Türk Masal Geleneğinde Korku başlıklı makalesinde farklı farklı masal türlerinde, gelecek korkusu, hayvanlardan korkma, ölüm korkusu, ilişkilerden doğan korkular gibi çeşit çeşit korku tipi açısından Türk masal geleneği mercek altına alınıyor. Bu bölümden sonra benim için en ilgi çeken bölümlerden birisi olan Nagehan Eke tarafından kaleme alınmış "Muhibbi Dilinden Kanuni Sultan Süleyman'ın Korkuları" başlıklı makaleye geçiyorsunuz. Açıkçası tüm dünya tarafından bilinen, saygı duyulan ve korkulan bir cihan padişahının, mahlasıyla yazmış olduğu şiirler içerisinden ayıklanmış korkularına tanık olmak, onun kâh aşk uğruna tahtından vazgeçmeyi göze alan, kâh Tanrı korkusuyla kendisini suçlamaktan geri durmayan korkularına şahit olmak inanılmaz bir deneyim. Elbette Muhibbi'nin mısraları Osmanlı Türkçesi ile yazılmış olduğundan Nagehan Eke'nin konuyla ilgili aralarda yapmış olduğu açıklamalarına fazlasıyla ihtiyaç duyuyorsunuz. Bu metnin arkasından aynı çizgiyi takip eden ancak farklı konuları ele alan iki makaleyle devam ediliyor. Bunlardan ilki Savaşkan Cem Bahadır'ın "Klasik Türk Şiirinde Sarhoşların Korkulu Rüyası: Ases" başlıklı makalesi. Bilebileceğiniz üzere, asesler Osmanlı döneminde asayişi sağlamakla yükümlü görevliler. Sarhoşların aseslere dair duydukları korkunun, Divan edebiyatı örneklerinde yer alan bölümleri incelemeye alınarak, farklı bir tip korku ele alınıyor.

Divan şiiri üzerinden devam ettiğimiz bir diğer makale ise Günay Çelikelden'in "Divan Şiirinin Estetik Söyleminde Korku İzleri İçin Bir Betimleme Denemesi" başlıklı, Pierre Mannoni'nin "Kutsal olan ve olmayan korkular" ayrımı kullanılarak divan şiirinde yer alan korku unsurlarının incelendiği bir makale. Eğer divan şiiri ile ilgileniyorsanız, bilgilendirici makaleler olduğunu söyleyebilirim. Buna karşın, kitap sürükleyiciliği içerisinde ilgi alanınızda olmaması halinde, zor okunan pasajlar içermesi sebebiyle, okumanız bir miktar yavaşlayabilir. Ancak takip eden Macit Balık'ın "Korku Edebiyatı ve 1002. Gece Masalları'nda Tekinsiz Mekanlar" başlıklı makalesi, özellikle Türk korku edebiyatı ve hatta Gotik edebiyat anlamında çok sürükleyici ve faydalanılabilecek bir makale olarak kitaba olan ilginizi tekrar pekiştirebilir. En azından bu satırların yazarı açısından öyle olduğunu söyleyebilirim. 1002. Gece Masallarında yer alan Türk edebiyatının önemli isimlerinin hikayelerinin yer aldığı seçki niteliğindeki kitap üzerinden önce Türk edebiyatında korkunun, Gotik edebiyat ile karşılaştırması, daha sonra da üzerinden inceleme yapılan hikayeler vasıtasıyla Türk korku edebiyatında tekinsiz mekanların nasıl inşa edildiğine ilişkin ayrıntılı ve uzun bir makale ile karşılaşıyoruz. Bu makalenin ardından ise takip edecek şekilde Ebru Özgün'ün "İhsan Oktay Anar'ın Romanlarında İktidarın İnşası ve Muhafazası Aşamasında Korkunun İşlevleri" başlıklı makale geliyor. Birbirlerini tamamlayıcı nitelikte olmaları, bir önceki makalede en son incelenmekte olan hikayenin yine İhsan Oktay Anar'ın kaleminden çıkmış olması sebebiyle bir döngü yaratıyor gibi gözükmesi. Aslında arka arkaya okunduğunda da, Anar'ın yazım ve anlatımı sırasında kullanmakta olduğu korku ögelerine ilişkin geniş kapsamda bilgi sahibi oluyor ve kalemine tekrar hayran kalıyorsunuz. Bu son makale aynı zamanda Edebiyattan Örnekler üst başlığı altındaki son makale. Buradan "Tarihten Örnekler" üst başlıklı diğer bir bölüme geçiyoruz. Bu üst başlıkta tek makale olmasına karşın, tarih okumayı seven birisi olduğumdan olsa gerek, kitap genelinde en etkileyici bulduğum makale oldu. Makalenin başlığı "Çingiz Han'ın Yetiştiği Kültürde Korku Ve Korku Salma Taktikleri". Neslihan Durak'ın kaleminden çıkan makalede, öncelikle Çingiz (Cengiz) Han'ın yetiştiği Moğol kültüründe nelerin korkuya sebebiyet verdiği, bu kapsamda geliştirmiş oldukları davranış ve yaşam şekillerini mercek altına alarak okumaya başlıyorsunuz. Buradan sonrası, Cengiz Han'ın meşhur fetihlerinde, üzerine saldırmakta olduğu topluluklara karşı uygulamış olduğu korkutma taktikleri hakkında verilen malumatlar ile geçiyor. Moğol ordularının kendilerinden güçlü ordulara karşı, Moğol casusları vasıtasıyla kendi orduları hakkında aktardıkları korkutucu hikaye ve efsaneler yoluyla nasıl ilerledikleri, büyük ve güçlü şehirleri nasıl terörize ettiklerini kaynaklar vasıtasıyla biraz da şaşırarak okuyorsunuz. Özellikle Harezmşahlar nezdinde ve Anadolu'da tek bir Moğol askerini gördüklerinde dahi korkudan kaçışan insanların psikolojisine ilişkin derin tahlilleri biraz da üzülerek okuyorsunuz. Zira Moğol istilasının, daha Buhara'ya girmeden durdurulabilecek olması ihtimaline rağmen, salt korkuyla hareket eden yönetici ve askerlerin bütün bir dünyanın kaderini değiştirmiş olduğunu fark ediyorsunuz.

Bu tek makale ile geçilen bölümün ardından "Halk Kültüründe Korku" üst başlığı altında, Anadolu kültüründe korkuyu, elemanları ile ele alan makalelerle karşılaşıyorsunuz. Necat Çetin'in İzmir Torbalı yöresindeki saha araştırmaları neticesinde korku ve tehdit ile ilgili anlatımları irdelediği makalesinin arkasından, Ertuğrul Sağlamer'in Alkarısı kavramını ele alan iki sayfalık yazısıyla bu bölümleri hızlıca geçebiliyorsunuz. Seçkin Sarpkaya'nın "Türkiye Sahası Efsanelerinde Özel Adlı Kötü Ruhlar" adlı makalesi ile geniş bir coğrafya nezdinde Türk kültürünün Anadolu'ya kadar taşımayı ve hatta İslamiyet içerisine dahi sokmayı başardığı kötü ruhların, hangi bölgelerde, hangi adlarla anıldığını öğreniyorsunuz. Bu makalede kültür derinliğimizin ve aslında farklılık sandığımız şeylerin, aynı kültüre ait farklı unsurlar oluşumuzdan kaynaklandığının bilincine varabiliyorsunuz. Bu makalenin ardından ise Müjgan Üçer'in "Sivas'ta Korku Üzerine Notlar: Kork Korkmazdan" başlıklı makalesi ile dilimize yerleşmiş, korkuyu içeren cümleler, kelimeler üzerinden daha farklı bir korku analiziyle karşılaşıyoruz. Fatma Pekşen'in "İmanım Korku" başlıklı makalesi ile Divriği özelinde başlayan korku turunu, Asya'nın derinlerinden Anadolu'ya geçiş yapan ve burada yerleşen korku unsurları geneline taşıyor ve hayret edeceğiniz benzerlikleri gözünüzün önüne seriyor. Sona doğru yaklaşırken, aslında Ertuğrul Sağlamer'in yazısı ile de birlikte ele alınabilecek Mesut Sönmez ve Nimet Sönmez'in "Doğum Sonrası Korku ve Kayseri Bölgesinde Albasması İnanmaları" başlıklı makalesini okuyorsunuz. Albasması dediğimiz şey daha çok kadınların özelinde gelişen bir korku olduğu için özellikle doğum öncesinde kadınların okumasında fayda olabileceğini düşünüyorum. Bu kısmın son makalesi Azerbaycan Türkçesi ile yazılmış Röya Tagıyeva'nın Azerbaycan Halk kültürü özelinde kullanılan koruyucu sembollere ilişkin makalesi. Aslında okuması ilk başlarda zor gelse de bir iki sayfa sonra hızlıca alışabiliyorsunuz. O kadar ki, Türkçe'nin farklı bir formu ve ayrı bir dil olarak algılanmasına karşın, aslında lehçe farklılıkları olduğunu da tatbik etmek için size iyi bir fırsat veriyor. Bu aşamadan sonra, Korku Sineması ile ilgili Gürhan Topçu'nun donanımlı ve son dönem Türk sinemasına irdeleyici bir gözle bakacağınız makalesi karşınıza çıkıyor. Genel anlamda Türk korku sineması denildiğinde zaten geri duran bir insan olarak, sinemadaki örneklere ilişkin yapılan değerlendirmeler sonucunda bakış açımın daha da uzaklaşmak yönünde olduğunu belirtmeliyim. Kitabın son bölümü, aslında kitabın en fazla hacme sahip olan bölümü. Kitabın aynı zamanda editörü olan Emine Gürsoy Naskali'nin aktardığı korku hikayeleri epey ilgi çekici. İnternetin geçmişini iyi bilenlerin hatırlayacağı "itiraf.com" tadında hikayelerle birlikte, insanların korkularını analiz etmek, bir yandan gözetleme güdülerini tatmin ediyor, diğer bir yandan ise sizi şaşırtıyor. Toplam 749 hikaye var ki, sayfa sayısı kitabın yarısından fazlasına, yani bu noktaya kadar okuduğunuz bütün makalelere tekabül ediyor. Hikayeler ağırlıklı olarak 15-16 yaşındaki insanların hikayeleri olduğu için, bir anlamda kendi gençlik ve çocukluğunuzu da gözden geçirmiş oluyorsunuz.

Korku kitabı, korku kavramına dair inanılmaz bir külliyat niteliği de taşıyor. Aynı zamanda zengin kaynakçası size yeni okuma fırsatları yarattığı için özellikle korku, korku edebiyatı ve korkunun nedenleri hakkında okuma yapmaktan, araştırma yapmaktan hoşlanan insanlar için muazzam bir nimet. Aynı zamanda, okurken bir demir leblebi olmayacak kadar da okura okuma kolaylığı sağladığını belirtebilirim. İlgililerinin muhakkak temin etmesi gereken bir eser. Hatta saklayıp nesilden nesile aktarmalık desem, çok da abartmış olmayacağımı düşünüyorum. Keşke bu baskının şömizli ve ciltli bir sürümü olsa diye insan biraz da hayıflanmıyor değil. Kitabı elde ediyor olmak bile bu aşamada büyük şans. Bu şansı iyi bir şekilde kullanmanızı tavsiye ederim.

Kitaplarla kalın.





4 Mayıs 2017 Perşembe

Garbın Ufkundaki Şark Balyozu: Demir Dövme Hikayeleri - Murat Başekim

"Korkunun kaynağı gelecekte yatar. 
Kim gelecekten kurtulmuşsa, 
korkacak bir şeyi yoktur"
Milan Kundera



Evet fark etmiş olacağınız üzere, bu ay arka arkaya korku eserleri tanıtıyor durumdayım. Ayarsız derginin Mayıs sayısı için korku teması üzerinden bir şeyler çiziktirdiğim yazımda, yazıya rehberlik eden üç kitaptan birisi de benim kitaplarını büyük bir iştahla okuduğum Murat Başekim'e ait. Bu yazıya başlamadan önce Murat Başekim kitapları ile nasıl tanıştığımı tekrar hatırladım birden. Kendimi tarih kitapları okumaya adamış olduğum bir dönemde, İskitlerle ilgili kaynak kitap ararken, yazarın İskit romanı ile karşılaşmış, daha sonra acaba başka ne tip kitaplar yazmıştır diye ararken İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış olan "DG" isimli kitabı ve İskit'i hemen sipariş etmiştim. Belki hacminden dolayı, belki de İskit'i okumaya henüz yeterli alt yapım olmadığından, ilk olarak ince bir kitap olan ve Deli Gücük hikayelerini barındıran kitabını okuyunca da üslubuna hayran kalmıştım. İskit'i okuduktan sonrası ise daha üçüncü kitabında yazara bir külliyat oluşturmaya yeltenmiştim. Bu satırları kendisinin de okumakta olduğunu tahmin ettiğimden, acaba buradan başka bir yerde, onun külliyatını tutan birisi olup olmadığını merak ettiğimi de sormuş olayım. Son dönem edebiyatımızda şahsi listemde açık ara ilk üçte yer alan yazarlardan birisi Murat Başekim. Bugüne kadar okuduğum dört kitabında da kapağı hep memnuniyetle kapattım. Demir Dövme Öykülerini ise normalde Karanlık Çağ isimli romanından çok önce temin etmiş olmama karşın, ancak elime alabildiğim bir kitap oldu. Hayat görüşü itibariyle insanın okuduğu şeylerin zamanını, hissikablelvuku ile seçtiği düşüncesindeyim. Demir Dövme Öyküleri de tam böyle bir hissiyatın arkasından, Ayarsız dergisinde kaleme alacağım yazı için biçilmiş bir kaftan olarak kitaplığımdan göz kırptı bana. Size tanıtacağım kitap İletişim Yayınları tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 200 sayfalık bir eser. Demir Yavuz karakteri, tanıtımını bu blog içerisinde de bulabileceğiniz yazarın "Hayal Et Hikayeleri" adlı kitabında ilk defa arz-ı endam eden post modern cadı avcısı karakterinin ismi. O kitapta parça parça bazı hikayelerde boy göstermekte iken, bu defa bütün bir kitap ve tüm hikayeler karakterin ayaklarının altına serilmiş. İyi ki de öyle olmuş. Hayal Et Hikayeleri, yapı itibariyle ben dahil korku-fantastik türünü sevenleri tatmin etmesine karşın, Başekim'in kaleminin romanlar ve devamlılık içeren hikayelerde çok daha başarılı olduğunun ispatlarından birisi gibi. Burada yanlış anlaşılmak istemem elbette. Yazarın şark gotiği diye tanımlamış olduğu türün, Hayal Et Hikayelerinde çok muazzam ürünleri olduğu inkar edilemez. Bununla birlikte bir karakter üzerinde ardı sıra gelen ve kronolojik bir yapı izleyen hikayelerinde yazar normalde olduğundan daha çok, inanılmaz derecede sürükleyici.

Deli Gücük hikayeleri de, tıpkı tanıttığım kitaptaki gibi sürükleyiciydi. Demir Dövme Öykülerinde hikayelerin ardı sıra izlediği sıralamada, hikayeler arası boşluklara tutarlı geçiş süreçleri koysanız, birinci sınıf bir fantastik korku romanı olması da muhtemel. Kaldı ki hikaye türünde olmasına rağmen, alt kümeleri kapsayan büyük hikaye aslında Demir Yavuz'un hikayesi. Bu hikayeler arasındaki süreklilik ise okuyucuya sayfaları iştahla çevirtiyor. Esas karakter, aynı zamanda üzerinden sosyolojik tespitlerde bulunulabilecek bir karakter. Toplumsal yapımızın içerisinde bulunan pek çok karakterin tahlil edilesi uyumsuzluklarını ve tavır bozukluklarını üzerinde taşımakla birlikte aynı zamanda bizzat toplumun ta kendisi gibi. Yani hadım. İçinde belki de bir metafor olarak kullanılan cinsel dürtülerinin yeniden uyanmasını dileyen yanı ve hiçbir zaman bu dileğini gerçekleştiremeyecek fiziksel ahrazı tıpkı günümüz Türkiye'sinde kendisini arada kalmış hisseden insanların haline benziyor. Başekim'in hikayelerindeki fantastik korku karakterlerinin çeşitleri de bu öykülerde gittikçe genişlemiş. Öyle ki Göbeklitepe'nin bereketinden, Bodrum'un insan açlığına, Sırbistan'da mağdur ile saldırganın hep yanlış algılandığı coğrafyalara kadar uzuyor hikayeler. İstatistiği bozan iki hikaye dışında, bu fantastik korkutucu karakterler, aynı zamanda bölüm sonu canavarı gibi ortaya çıkıyor. Başekim, bu öykülerde ana karaktere eşlik edebilecek çok eğlenceli yan karakterler yaratmayı da başarmış. Demir'in sevmekle sövmek arasında kaldığınız dayısı buna çok iyi bir örnek. Korku dozu iyi ayarlanmakla birlikte Demir'in bazı sahnelerdeki hayıflanışları, karşısında yükselen korkutucu karakterlere karşı takındığı iplemez ruh hali, zaman zaman okuyucuya da geçebiliyor. Elbette bu noktalarda sizler de Demir ile özdeşleşip burnunuzun ucuna kadar gelmeyi başarmış heyulayı iplemezseniz, yazarın sürprizlerine hazırlıksız yakalanabilirsiniz. Demir eksildikçe güçlenen bir kahraman. Her macerasında bir şeyler kaybediyor, ama her kaybında daha büyük bir zafer kazanıyor. Başekim, Demir'in öykülerinde birinci şahıs ağzından hikayeleri anlatmayı tercih ettiği için, etrafında olanları mecburen onun bakış açısından izliyorsunuz. Bazı zamanlar sanki kitabın kapağında Demir'in karşısında oturan ölüm değil de, sizmişsiniz ve tavla oynarken size kendi hikayelerini anlatıyormuş gibi hissetmeniz bu sebeple normal. Bu anlamda da kapak seçimi de çok etkileyici olmuş. Demir aynı zamanda kendisinden çok şeyler öğrenilebilecek ve dersler çıkartılabilecek bir karakter haline gelmiş. Öykülerin hem dinamosu, hem de felsefi durgunluğu karakterin kimliğinde toplanmış durumda. İlk ortaya çıktığında da bir derinliği vardı, ancak bu kitapta Demir çok daha fazla olgunlaşmış.

Öyküler kaleme alınırken, özellikle birinci şahıs perspektifinden sunulan anlatıma ve Demir gibi hafif laubali bir kahramana rağmen öykünün geçtiği yerlere, tarihi geçmişlerine, mitolojik hikayelerine yapılan dönüşler kitabın altyapısına özenildiğini gösteriyor. Kaldı ki, bu Murat Başekim kitaplarında bu zamana kadar hiç es geçilmediğini gördüğüm bir özenli çalışmanın yansıması. Hem romanlarında, hem de hikayelerinde tarihi ve mitolojik altyapı aslına çok yakın bir şekilde düzenlendiği gibi, kurgulanan kısımları da hikayeyi olağanın üzerinde renklendirdiği için ayrı bir tat veriyor. Bu kadar şeyden bahsetmişken, korku unsurunun hikayelerdeki dozajından bahsetmediğimi fark ettim. Hikayeler, barındırdıkları fantastik korkutucu yaratıkların yarattığı aurayı yansıtması sebebiyle ürkütücü. Yukarıda da bahsettiğim şekilde Demir'in envai çeşit yaratığa yaklaşım tarzı bir miktar laubaliliği ve iplemezliği de içerdiğinden, ondaki lüzumsuz cesaret okuyucuya da geçiyor. Buna rağmen özellikle "av" bölümlerine geldiğinizde aniden kara bulutlar arkasına giren güneşle birlikte kararan hava misali, ortam inanılmaz puslu bir hâl alıyor. Zaten okuyucu olarak, ortam değişikliğini hissettiğiniz anda tüyleriniz diken diken oluyor ve "işte başlıyor" diyorsunuz. Özellikle Göbeklitepe kazı alanında ve Sırbistan'da geçen hikayede bu ürperti yerini derin bir korkuya doğru hiç sezdirmeden usul usul bırakıyor. Bir korku hikayesinin sizi etkilediğini en iyi nasıl anlarsınız diye bir soru sorsam ne cevap verirdiniz? Benim için bu sorunun cevabı, okuduğumda çok da etkilenmedim dediğim sahnelerin, yaratıkların gece rüyamda zuhur etmesidir. İşte Başekim'in kalemi, özellikle uygun ve sessiz bir ortamda kitabı okuduysanız gece rüyalarınızda canlanabiliyor. İşin garibi gerçek hayatınızda Demir Yavuz kadar cadı avı tecrübeniz ve meziyetiniz olmadığı takdirde boş yere karşınızdaki yaratığın kafasına vurabilmek için bir balyoz arıyor oluyorsunuz. Bu arada fırsatınız olursa önce Hayal Et Hikayeleri adlı kitabı okumanızı tavsiye ederim. Zira Demir Yavuz karakterinin ilk görünüşü ve bu kitaptaki hikayelerde yaşadıkları, sık sık bir geçmişe dönüş bölümü olmaksızın vurgulanıyor. Bu sebeple Demir'in geçmişinden bîhaberseniz, nelerden bahsettiğini tam olarak idrak edemeyebilirsiniz.

En başta da söylediğim gibi, Murat Başekim, özellikle fantastik korku türünde ne kitap çıkarırsa çıkarsın okuyacağım bir yazar olarak listemde yer alıyor. Bir edebiyat eleştirmeni değilim, ancak Başekim'in kıymeti sonradan bilinen yazarlar arasında olmasını da gönlüm hiç istemiyor. O yüzden belki de biraz partizanca bir şekilde sürekli kendisinin üslubuna olan hayranlığımdan bahsediyor olmam canınızı sıkıyor olabilir. Ancak bana güvenin. Bir okur olarak, hiçbir yönlendirme olmaksızın keşfettiğim üç yazar da bence işlerinin ehli ve edebiyatımızın geleceği konumundalar. Diyebilirsiniz ki, "tamam birisi Murat Başekim. Peki diğer iki yazar kim?" Onu da bu sayfaları takip ederek öğrenebilirsiniz. Zira bir aksaklık olmazsa ikisinin de kitaplarını bu ay içerisinde bu sayfalarda tanıtıyor olacağım.

Korkutan ve korkulan kitaplarla kalın. 


2 Mayıs 2017 Salı

Kabadayılar, Gulyabaniler ve Galatalı Bir Dilber: Yedikuleli Mansur - Mehmet Berk Yaltırık

"İnsanlar korkulacak şeylerden korkmazlarsa,
daha korkunç şeylerle karşılaşırlar"
Lao Tzu



Korku edebiyatı denildiğinde, son dönemde edebiyatımız adına şaha kalkmış bir şekilde gelen çok başarılı yazarlar, hikayeler ve romanlar görmekteyiz. Özellikle belirli yayınevleri, bu doğrultuda bir külliyat gelişmesi için çok ciddi emek sarf ediyorlar. İthaki Yayınları da kendimi bildim bileli bu çizgide gitmekte. Zira kütüphanemin ilk korku eserlerinden birisi olan "Karanlıkta 33 Yazar" yayınevlerinden çıktığı gibi son dönemde "14 Şubat için 14 Korku Hikayesi" adlı kitap ile de bu konudaki takdire şayan tutumlarını devam ettiriyorlar. Ancak hepsinden önemlisi, özellikle twitter da yer alan mesaj zincirleri(flood) üzerinden çok ürkütücü hikayeler anlatan ve bu konuda ciddi bir fenomen haline gelen Mehmet Berk Yaltırık'ın son kitabıyla da tekrar karşımıza çıkmış durumdalar. Evet size tanıtacağım kitap İthaki Yayınları tarafından yayınlanmış karton kapaklı 296 sayfalık bir eser. İnsanın kendi kültürünü tanıyabilmesi için pek çok fırsat çıkıyor karşısına. Bizler kültür denildiğinde pek dar algılayabiliyoruz konuyu, ama bu kavramın içerisinde bir toplumun nelere güldüğü, nelere üzüldüğü, nelerden korktuğu da giriyor. Mehmet Berk Yaltırık, tanıtmakta olduğum romanıyla size bu fırsatı korku penceresinden bakmanızı sağlayacak bir isim. Geçmişinde inanılmaz derinlikte malzeme olmasına karşın, Türk edebiyatında pek işlenmeyen, zaten sınırlı olan ve korku-fantastik olarak adlandırılan edebiyat türü adına, Başekim'den sonra, yazdığı eserleri takip edeceğim ikinci isim olarak da çoktan kendi hususi listeme girdi ismi. Yedikuleli Mansur sürükleyici bir kitap. Yazarının da pek çok defa üzerini çizerek belirtmiş olduğu "gece okunması" hususundaki telkinlere uyduğunuz takdirde, kitap tam bir uyku katili. Elbette bu pek çok okur için arzulanılan bir durum. Hangimiz gece uykularımızı kaçıracak kadar sürükleyici bir kitap okumak istemediğini iddia edebilir ki? Kitap bu sürükleyicilik ihtiyacını karşılama konusunda kesinlikle birinci sınıf. Bu sürükleyiciliği sağlayan en önemli unsurlardan birisi, kitabın özellikle erkek okuyucularının genetik kodlarına hitap edebilecek kabadayılık, lokal mafya hikayeleri ile gerilimli bir damarı yakalamış olması. Bunun yanı sıra karakterler, yazarın üslubundaki en ufak ayrıntılarla, zihninizde işlenmiş bir görsel olarak arz-ı endam edebiliyorlar. Romanda geçen karakterlerin, mensubiyetleri, giyimleri, hareket tarzları, konuşma şekilleri ve modellemeleri çok başarılı. Hele ki Mansur'un aşık olduğu Galatalı dilberin kokusu, gecenin bir yarısı burnuma kadar geldi. Bu başarılı modellemenin bir neticesi olarak daha romanın başında tanıdığınız bir karaktere anında kapılıp, kurgudan çıktığı son ana üzülürken bulabiliyorsunuz kendinizi.

Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İstanbul'unda, Bizans bakiyesi olan, yazarın zorbas olarak tanımladığı bitirimlik, kabadayılık kültürü kurgulanmış. Yazar, kitabın giriş kısmında, önsöz mahiyetinde aslında her şeyin nasıl kurgulandığı, araştırmalarının uzandığı dönemlerle romanın geçtiği dönemlerin arasında uzun bir mesafe bulunduğu, hakikatte izleri tam olarak tespit edilemeyen bir kabadayılık kültürünü kurguladığını açıklıyor. Aslında keşke bu açıklamalarına romanda kullanılan türkülerin de tamamen kurgu ürünü olduğuna dair bir açıklamayı ekleseymiş diye içimden geçiriyorum. Zira romanda ki en yoğun dipnotları aynı cümleyi içeren "müziklerin tarihin o döneminde var olup olmadığının bilinmediği, roman için kurgulandığını belirten" bir ifade kaplıyor ve roman içerisindeki bütün türküler için aynı ifade kullanılmış. Dolayısıyla bir kerede yapılmış bir açıklama ile farklı bir bilgi içeren dipnot olması ihtimali yüzünden aynı satırlar tekrar tekrar okunmak zorunda kalınıyor. Hatta altta geçen ifadenin ne olduğu artık ezberlenmesine rağmen, dipnot işaretinden dolayı "acaba farklı bir şey mi var?" beklentisi ile defalarca o dipnotu okuduğunuz için dikkatiniz dağılabiliyor. Bu bahsettiğim husus, romanda gözüme çarpan tek olumsuzluk. Bunu bir olumsuzluk olarak belirtmemin sebebi de, okuma akışını kesen dipnotların, aynı içerikle olmaları halinde, okuyucunun metine odaklanmasını engelliyor olması hususu. Romanın başat unsuru, o dönemde gerçekten var olup olmadıkları kati delillerle belirlenmemiş olmasına rağmen, yazarın giriş kısmında peşinen bilgi verdiği, aslında var olmayan kurgu kaynaklar. Zaten kurgu olan romanı, gerçek kılma adına ilgi çekici bir yöntem olarak okuyucuya ayrı bir keyif veriyor. Elbette romanın sürükleyiciliği sırasında, bölüm girişlerinde verilen uydurma tarihi vesikaların gerçekliğini sorgulamaz hale gelebiliyorsunuz. Her ne kadar aklınızın bir ucunda bu kaynakların, aslında var olmayan, yazarın muhayyilesinin ürünü kaynaklar olduğunu bilseniz de, kurgunun heyecanı, olayların birden bire ve hızlı şekilde gelişmesi karşısında, sanki gerçekten romanın geçtiği Osmanlı dönemindeki kabadayılık müessesini araştıran kaynaklar varmış gibi fehmedilebiliyor. Romandaki hareket, heyecan, gerilim unsurları tadını aşmayacak kararda. Ancak aynı şeyi korku için söyleyemiyorsunuz. Yazarın sosyal medyadaki açıklamalarından korku dozunun bilerek düşük tutulduğu söyleniyor. Buna rağmen, az bir doz da olsa kitabı gece yatarken okuduğunuzda rüyalarınıza girebilecek ürkütücü bölümler var. İnsan ister istemez, korku dozu yükseldiğinde ortaya nasıl bir kitap çıkacağını merak etmiyor değil. Zira mevcut romanda, az olduğu derinden hissedilmekle birlikte, romanın en uygun yerlerine yedirilmiş "korku" sekansları bile okuyucuyu yeterince ürpertmeye ve rahatsız etmeye yetiyor. Elbette bu duyguyu derinden hissetmek için yine yazarın ve bazı okurlarının tavsiyesine uyarak kitabı, gece yatmadan önce, karanlıkta bir masa lambası veya kitap ışığı altında okuyarak deneyimlemeniz mümkün. Yine de bir miktar daha fazla korku romanı olduğundan daha ileriye itebilirdi diye düşünüyorum.

Aslında burada daha geniş bahsedilmeyi hak eden bir unsur daha var ki, o da son dönem Türk edebiyatında yüzünü daha sık göstermeye başlayan, korku ve fantastik edebiyatın iç içe geçmiş olması konusu. Yedikuleli Mansur da aslında türü itibariyle korku-fantastik denilebilecek bir roman. Bunu bu kadar net söyleyebiliyor olmamızın sebebi, fantastik kurgularda boy gösterebilecek, yaratıklar, hayaletler, cadılar, cinler, periler, kurt adamlar ve hatta vampirler gibi ögelerin aynı zamanda karakter yapıları sebebiyle korku türüne ait varlıklar olmasından kaynaklanıyor. Belki yukarıda yazdıklarımla çelişeceğini düşünebilirsiniz, ancak romanda korku unsuru az olmakla birlikte, bahsettiğim korkutucu fantastik figürler, romanı gerçekçi plandan çıkarmayacak gayet muteber bir dozda kullanılmış. Romanın içerisinde normalde evrensel fantastik kurgunun sahasına giren cadılar ve kurt adamlar gibi yaratıkların, menşei nereye ait olursa olsun Osmanlılaşmış versiyonlar olduklarını belirtmekte abartı olmayacaktır. Yazar bu unsurları, kurguda sırıtmayacak ve kendi fantastik kültürümüzün bir parçası olarak algılanacak şekilde ayarlamış ve üstüne üstlük bunu da tarihi bir temele oturtmayı başarmış. Bence bu husus, roman adına en dikkat çeken yönlerden bir tanesi. Roman ilk okunuşta gerçekten bir ilk roman için kaliteli bir iş çıkartıldığını gösteriyor. Üstelik devamı olacağına dair beklenti uyandıran bir finalle ve yazarının Mansur'un hikayelerinin daha korkutucu bir dozda ilerleyeceği yönündeki açıklamalarına dayanarak bunu söyleyebiliyoruz. Buna karşın, kurguda bazı olayların çok hızlı sonuçlanması, okuyucunun bir anlamda bazı ufak oldu bittilerle karşı karşıya kalması gibi sebeplerle peşinen bu eserin bir "magnum opus" olabileceğini söylemek için erken olduğu gibi, böyle bir betimlemenin benzeri eserlere de haksızlık olacağına inanıyorum. Ancak Mehmet Berk Yaltırık'ın korku-fantastik edebiyatı türüne uzun yıllara sari bir damga vurmak üzere olduğunun en önemli işareti olduğu da su götürmez bir gerçek. Türk masalları ve efsanelerinin etkisinde tatmin edici bir korku-fantastik kurgu romanı okumak istiyorsanız, Yedikuleli Mansur kalbur üstü bir roman olarak gecelerinizi ve korkularınızı süslemek için ön plana çıkıyor.

Bu zamana kadar, kitaplarla farklı duygular yaşayıp, korku ve gerilimi kitap vasıtasıyla tatmadıysanız, kesinlikle edinmeniz gereken bir roman olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Kitaplarla kalın. 







13 Nisan 2017 Perşembe

Orhun Yazıtlarını İncelerken: Gök-Türk İmparatorluğu (İlteriş, Kapgan ve Bilge'nin Hükümdarlıkları) - Rene Giraud

"Yeryüzünde hüküm süren kuvvet, hayat kuvveti değil ölüm kuvvetidir."
Bernard Shaw



Türk tarihini belirli bir okuma sırasıyla tetkik ettiğim maratonda, bir buçuk ay öncesinde elimdeki kitapların kalınlık durumlarına bakarak çok kesin konuştum ve tam gaz maratona devam edebileceğime inandım. Elbette bu durum şimdi size tanıtmakta olduğum Rene Giraud'nun kitabını okurken epey değişti. Kısa künyesini verecek olursak, Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış karton kapaklı 312 sayfalık bir kitap. Görebildiğim kadarıyla şu anda baskısı yok. Ya önceden kütüphanenizde bulunacak ya da bulmak için sahaf kapılarını aşındırmanız gerekecek bir kitap. Kitapla ilgili ise en sonda söyleyeceğimi, en başta söyleyeyim. Okuması ve anlaması zor, demir leblebi olmasa da bir yutulma zorluğu var. Zaten kitabı çeviren İsmail Mangaltepe'de henüz kitabın takdiminde bu zorluğa sebep olan çeviri sıkıntılarından bahsediyor. Belki çeviri konusunda yaşanılan zorluğun yansıması, belki de konunun sadece filolojik tabanda ilerlemesi sebebiyle, kitap size tahmin ettiğinizden daha fazla zaman harcatıyor. Bunun yanı sıra, Rene Giraud, bizim Tonyukuk yazıtı olarak bildiğimiz Bain Tsokto yazıtları ile Bilge Kağan'ın kardeşi Kül Tigin ve kendisi için diktirmiş olduğu yazıtlarla karşılaştırmalı bir profil ortaya koymaya çalışıyor. Hatta buradaki amaç tarihi bir bilgilendirmeden ziyade, dilbilim anlamında bir inceleme ortaya koymak. Haliyle Giraud bunu yaparken, hem kendi alanının dışına çıkan tespitler yapıyor, hem de kendi tespitleri ile çelişmeyi başarabiliyor. Biraz açacağım elbette bu tespitlerini ancak daha öncesinde genel olarak kitaptan bahsetmeye devam edeyim. Yukarıda da değindiğim gibi, aslında kitap bizim II. Gök-Türk İmparatorluğu olarak adlandırdığımız dönemin kuruluşundan Bilge Kağan'ın ölümüne kadar geçen dönemi irdeliyor. Bunu yaparken de çok gerekmedikçe Çin kaynaklarına başvurmadığı gibi, sadece Orhun anıtları üzerinden bir tarih modeli çıkartmaya çalışıyor. Hatta karşılaştırma ölçütlerine binaen tamamen Tonyukuk üzerinden yürüyen bir Gök-Türk tarihi söz konusu. Dolayısıyla bu kitabın içerisinde Gök-Türklerin nasıl ortaya çıktığı, Bumin-İstemi, Mukan vb. konulara dair bilgi edinmeniz mümkün değil. Hatta sadece yazıtlar üzerinden ilerlemesi sebebiyle, kronolojik bir tarih sunmadığı da aklınızın bir köşesinde yer etsin. Çünkü Bilge Kağan'ın ölümünden sonra, onun yerine geçen oğlu hakkında ufak tefek bazı atıflar dışında  imparatorluğun kaderinin ne olduğuna ilişkin hiçbir bilgi yok. Bu anlamıyla da tek başına bir Gök-Türk tarihi anlatısı olmaktan uzak, konuya özgülenmiş bir kitap olduğunu belirteyim.

Gelelim Giraud'nun dikkat çekici olduğu kadar, kanaatimce kendisiyle çelişmeyi başaran tespitine. Giraud, Bilge Kağan yazıtlarında geçen bir ifadeye dayanarak, Türkler ve Oğuzların iki ayrı bodun (budun-ulus) olduğunu iddia ediyor. Bu konuda Barthold gibi isimlerin yanıldığını, Oğuzların farklı bir ulus olduğunu, Türkler tarafından kurulmuş olan Gök-Türk konfederasyonuna baskıyla alındığını belirtiyor. Bahsettiği ifade yan taraftaki resimde de geçen "Türük Bilge Kağan, Türük sir bodunıg Oguz bodunıg egidü oturur" yani "Bilge bir kağan, batıdaki Türk ulusu ile Oğuz ulusuna göz kulak olmaktadır." diyerek çevirdiği ifade. Burada bodun kelimesinin tekrarlanmasının, Türük ve Oğuzların iki ayrı ulus olarak değerlendirilmesi gerektiği anlamına gelen bir açıklaması var. Devamında da bu açıklamasını ayrıntılandırıyor ve inandırıcı olabilecek deliller sunuyor. Ne var ki, kitabın ilerleyen bölümlerinde bu ifadeleriyle çelişmeyi başarabiliyor. Bu arada, bu noktada dikkat çeken bir husus var ki, Giraud kitabın sonuna doğru bu hususa da değiniyor. Bildiğiniz üzere, ülkemizde milliyetçilik, ulusçuluk vs. adı her ne ise, bu konuda tartışmalar başladığında, "1789 Fransız İhtilalinden önce, millet diye bir kavram mı vardı?" "Henüz 250 senelik ömrü bile olmayan bir kavrama dayanmak nasıl bir saçmalıktır" kabilinden cümleler işitilir. Oysa Giraud'nun da üzerinde dikkatle durduğu üzere, bu yazıtlarda geçen ifadeler, milliyetçiliğin ve millet kavramının o tarihlerde de var olduğunu gösteren en önemli delillerden. Hunlar faslında, 24 budunu tek bir budun haline getirdiğini belirten Mao'tun'un ifadeleri doğrultusunda da, Oğuz ve Türklerin ayrı birer ulus olduğu konusunun konuşulması gerekiyor. İşin daha ilginci, Giraud'nun kitabın ilerleyen bölümlerinde bu konulardan bağımsız şekilde boy, bodun gibi kavramların tanımlarını verirken ortaya çıkıyor. Burada sunmuş olduğu kavramda net bir şekilde ulus tanımı yapmaktan kaçınması ve bir tarafta iki unsuru ayrı ulus olarak nitelendirirken, diğer tarafta bodun kavramı ile ulus kavramını net bir şekilde üst üste oturtamaması söz konusu. Elbette maratonda baştan sonra bir Gök-Türk incelemesini henüz okumamış olduğum için, tarihi bazda bu konulara ilişkin görüşlerime henüz bir netlik kazandırabilmiş değilim. Ancak bu hususta kitabın kendi içerisindeki çelişkilerden dem vurarak ilerleyebiliyorum. Buna karşın, Gök-Türkler faslının sonuna geldiğim zaman muhtemelen burada yazdıklarımı hatırlayarak, Giraud'nun iddialarına karşı bir kez daha düşüncelerimi sunacak olduğuma kanaat getiriyorum.

Yukarıda da değindiğim gibi bir diğer çelişki yine kitabın ilerleyen bölümlerinde mevcut. Giraud burada da, yine resimde görebileceğiniz üzere,  "Oğuzlar, Türkler ile birlikte, sadece bir tek ulusu, 716-717 yıllarına kadar teşkil edeceklerdir." diyor. Şimdi burada tutarsız olan nedir diye sorabilirsiniz? Kitabın ilerleyiş mantığına göre, Giraud'ya göre, ilk başta Oğuz ve Türk ulusu iki ayrı ulusmuş, sonra 717 yılına kadar kaynaşıp, tek ulus olmuşlar diyebilirsiniz. Ancak bunu siz diyor olursunuz. Zira çeviride bir eksiklik yoksa, Giraud bu meyanda hiçbir şey söylemediği gibi, konuyu ucu açık bir şekilde bırakıp köşeye çekiliyor. Hatta devam eden ifadelerinde 717 yılından sonra, yine ayrı bir Oğuz ulusunu ima ederek ilerlediği rahatlıkla söylenebilir. Burada Giraud'nun kanaatimce hatalı yorumunun bir diğer sebebi, ikincisinden çok daha geniş bir coğrafyaya hükmetmiş olan I. Gök-Türk İmparatorluğu hakkında yeterli bilgi sahibi olmamış olmasıdır. Zira Oğuzlar, İlteriş Kağan'ın isyanından önce, birdenbire ortaya çıkan bir kavim, bodun, ulus değil. Bu konuda fikir beyan ederken, sadece yazıtlarda geçen ifadeleri esas almak, Bumin ve İstemi Kağan dönemlerini, Hunların tek bir bodun gibi hareket etmekteki fiili ve siyasi iradesini de ele almak gerekir. Aksi takdirde, sadece yazıtlar üzerinden yapılacak, uzmanlık sahası olan filoloji dışındaki diğer disiplinler hakkında yanlış yorumlanabilecek veriler doğurmaktan öteye geçmeyecektir. Aslına bakarsanız, kitabın da odaklanmış olduğu ve dil bilim anlamından çıkıp, tarihi konularda okuyucusuna fikir verdiği biri çok geniş olmak üzere topu topu iki saha var. Bunlardan birincisi Türk-Oğuz ulus yapısı, diğeri ise Tonyukuk ve Bilge Kağan arasındaki her türlü uyuşmazlıkların irdelenmesi. Her üç yazıtta geçen ifadeleri baz alarak, bu iki tarihi figürün, dini inanışları, hayat görüşleri, devleti idare şekilleri, genel siyasetleri ve hatta karakterleri arasındaki zıtlık sıklıkla vurgulanıyor. Bu iki saha dışında kalan konular, yazıtlarda yer alan kelimelerin dil bilim sahası içerisinde incelemelerini içeriyor ki, kitabı çok uzun sürede bitirmemin sebebi de, yüzeysel olarak hakim olduğum bir alan olmasına karşın, içerikte geçen tanımlamalar ve dil bilim esaslarının her geçen saniye okumamı zorlaştırıyor olmasıydı.

İlginç bir şekilde maratonda Gök-Türklerin bu bölümüne gelene kadar, bir türlü tam kapsamlı, kronolojik bir Gök-Türkler okuması yapamamış olmam. Okuduklarımdan birisi meşhur Kür-Şad isyanı ile ilgili, II. Gök-Türk imparatorluğu öncesindeki hususi bir konuya, diğeri tamamen Batı Gök-Türkleri ile Bizans arasındaki ilişkilere, size tanıtmakta olduğum ise II. İmparatorluk döneminin en şaşalı zamanlarına denk gelen dönemsel eserler oldu. Okuma sırama baktığımda, bundan sonraki kitaplarda da yine böyle dönem ve bölge sınırlamalarına tabi eserler olacağa benziyor. Yine de Gök-Türkler ile ilgili okumalarda, sona doğru yaklaştıkça bu uygarlığa ilişkin, pek çok kişinin üzerinde ittifak ettiği muazzam eserlere doğru yol alıyorum. Peki, Giraud'nun kitabı bu anlamda size önerebileceğim muazzam eserler arasında mı diye sorarsanız, cevabım ne yazık ki olumsuz olacaktır. Kitabın bulunmazlığı dışında faydası ise II. Gök-Türkler dönemine ilişkin ayrıntılandırılmış bilgiler içermesi. Yine de bütün okuma serüvenim bitmediği için, burada Giraud'nun sunduğu iddialara cevap verilip verilmediği, iddialarının tenkidi gibi konularda ahkâm kesebilmem için giriş kısmında da belirttiğim üzere, uygarlık ile ilgili okumaları bitirmiş olmam gerekecek. Yine de Orta Asya Türk tarihinin yüzeysel olarak hakim olabildiğim kısmına dayanarak size, ancak ayrıntılı bir araştırma veya yazıtların tetkiki ile ilgili özel olarak ilgilenmenizi gerektirecek bir sebep varsa tavsiye edebileceğim bir eser. Maratonda sonraki eserimiz Sadettin Gömeç hocanın Kök-Türk tarihi olacak. En azından orada kronolojik okuma yapabileceğimi inanıyorum.

Tarih maratonunu takip etmeyi ihmal etmeyin. Beni sizlerin bu konudaki beğenisi ve takibinin de hızlandırmakta olduğunu aklınızdan çıkarmayın. O yüzden okuduğunuz yazıları ne kadar çok paylaşırsanız, o kadar çok kişiyle birlikte maratonu tamamlayıp, daha fazla kişi birlikte bilinçlenebiliriz. Ha umrumda mı olur diyorsanız, ben zaten tek başıma yeterince bilinçleniyorum.

Bilinçli kalın, kitaplarla kalın.






31 Mart 2017 Cuma

Boyların Altında Yatan Dünya: Mitten Yazıya veya Gizli Dede Korkut - Kamal Abdulla

"Ol zamanda beglerin alkışı alkış, kargışı kargış idi"
Dede Korkut Hikayeleri



Türk mitolojisi denildiğinde aklımıza gelebilecek ilk isimlerden birisi Dede Korkut. Peki, Türk-Oğuz coğrafyasının geneli tarafından bilinen Korkut Ata, Dede Korkut karakterinin boyladığı hikayeler sadece çocuklara anlatılan birer masaldan mı ibaret? Oğuz toplumunun hikayeleri gibi gözüken metinler, hem Türk davranış biçimlerinin arketiplerine dair fikir sahibi olmamızı sağlamakta, hem de sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata geçişin sembolik ve fiili anlamda taşıdığı mânâ ile ufkumuzu gökkuşağı gibi rengarenk boyamaktadır. İnsanlığın kollektif bilinciyle, varoluşundan bu yana sözlü ve yazılı edebiyatıyla, mitleri ile geleceğe, yeni nesillere taşıdıkları pek çok şey var. Dede Korkut Hikayeleri de Türk destan edebiyatının en önemli ve bilinen eserlerinden. Önümüzdeki dönemde Dede Korkut hakkında yayınlanmış pek çok eseri bir yazı içerisinde tanıtmayı planlamakla birlikte, bu yazıyı tamamlamadan önce, bu konuyla ilgili, alt metinlere ve mitolojinin bize getirmiş olduğu mesajı, mit ve yazı arasındaki savaşı daha iyi anlayabilmek adına, Kamal Abdulla'nın bu ilginç eserini sizlere tanıtmamın artık zamanı geldiğini anlamış oldum. Konuyu daha fazla detaylandırmadan önce, size kısa bir künye geçeyim. Kitap Ötüken Neşriyat tarafından yayınlanmış, karton kapaklı 359 sayfalık bir eser. Kitap Kamal Abdulla'nın 1999 yılından 2009 yılına kadar süren ve bu süreç içerisinde sürekli tamamlanan ve genişleyen kitabının 2009 yılındaki son halinin baskısı. En azından benim daha önce okuyup bitirmiş olduğum baskısı bu. Yazarın geniş ufkunu birazdan ayrıntısıyla aktarıyor olacağım, ancak öncesinde, kitabı okuyucu için okunur kılan Ali Duymaz'ın da hakkının teslim edilmesi gerekiyor. Elimde orijinal metin olmadığı ve esasında bir çevirmen olmadığım için çevirisinin hakkını birinci elden teslim edemem, ancak kitabı okuyucu için daha da anlamlı kılan dipnotları ve kitaba başlamadan önce, altyapısı olmadan kitaba başlayacak okuyucuya uyarı mahiyetindeki ifadeleri için teşekkürü hak ediyor. Kaldı ki çeviri konusunda, sunuş yazısında geçen açıklamalar dahi, bu kitaba ne kadar çok emek verildiğini gösterir nitelikte. Özellikle Türk okuyucusunun dikkatinden uzak bir Türk coğrafyasında var olan böylesi kitapları çevirmenin, hele o coğrafyaya yabancılaştığımız çağlarda, tahmin edilenden büyük hizmet olduğunu takdir etmeniz açısından konuyu bu kadar uzattığımı belirtip, devam ediyorum.  Dede Korkut hikayeleri Türk-Oğuz yapısının sözlü edebiyattan, yazılı edebiyata yansımış genetik kodu gibi. Bu hikayelerin yazılı olarak kayda alınmış olabileceğine dair emareler olduğu gibi, hikayede geçen motiflerin, ortak atalara ve kültürlere sirayet etmiş olduğunu da gösterecek nitelikte bir çalışmayla karşı karşıya kalıyoruz bu kitapta. Abdulla, Mitten Yazıya başlığının ne anlama geldiğini gösterebilmek adına, önce miti örnekleri ile tanımlıyor, sonra yazıdan ne kastettiğini açıklıyor. Elbette burada açıklıyor dediğim anda, kitabı eline alıp okuyan her okuyucuya anında Dede Korkut'un sırlarını dökeceğini düşünmeyin. Benim önerim, bu tip mitoloji okumalarından önce, özellikle kavramsal noktada akim kalmamak için Carl Jung'un kitaplarından bir kaçını muhakkak okumuş olmanız. Özellikle "Dört Arketip" bu konuda çok mantıklı bir seçim olacaktır. Zira Abdulla'nın psiko-analitik bakış açısında Jung ve onun öğretilerinin etkisi mevcut.

Bunun yanı sıra, mit olarak adlandırılan kavramın sözlü edebiyatın katı geleneklerle sımsıkı bağlı olduğunu, yazının ise bu geleneklere saldırı halinde olmaktan hoşlanan yenilik olduğunu anlamak gerek. Yazmaya muktedir kalem sahibinin gerekirse bütün geçmişi değiştirecek kudrete sahip olduğuna inanıyorum. Sözün sahibine veya bizzat söze göstermeye cüret edebileceği bu gücü göz önünde bulunduracak kadar, mitoloji ve edebiyata da hakim olmak gerektiğini zihninize not edin istiyorum. Kamal Abdulla, okuyucuyu mit ve yazı arasındaki farka hazırlamadan önce okuyucunun fikir dünyasında kolaylıklar sağlayacak sağlıklı bir altyapı oluşturuyor. Asıl karşılaştırmalara geçmeden önce, Mit ve Yazı arasındaki bağlantıyı anlamlandırabileceğimiz kaos-kozmos, geçmiş-hal, tecrübesizlik-tecrübe karşıtlıklarına dair fikir sahibi olmanızı temin ediyor. Bu bölümde destan metni içerisinde kendisine yer bulan varyant olarak adlandırdığı farklı mitleri, yine destan içerisindeki örnekler ile tanımlayarak ilmek ilmek bir düşünce yapısı örüyor. Oğuz hikayelerini(boylarını) barındıran Dede Korkut Hikayeleri yani destanın bile temeli itibariyle sembolize ettiği bir bütünlük olduğunu, destanın sadece çocuklara okunan masal mahiyetinde bir güzellemeden ziyade, Türk-Oğuz düşünce yapısının gizli anlamlar barındıran sembolik bir anahtarı niteliğinde bulunduğunu kavratacak fikri altyapıyı size kazandırma konusunda bütün gayretini sergilemiş yazar. Bazen aşırı anlamlılıktan beyninizin loblarının ısındığını, zaman zaman yanıyormuş gibi olduğunu hissedebiliyorsunuz. Altyapı oluşana kadar, kitaptaki kavramlarla, anlatılanlarla yoğun ve derinlikle bir miktar boğuşuyorsunuz. Hatta şu satırların yazarı olarak itiraf etmeliyim ki, bazı konuları ikinci kez okuduktan sonra netleştirmekle birlikte, bazı kısımlarda aktarılanları ise yeni yeni idrak edebiliyorum. Her geçen gün Mit denen şeyin aslında başka neleri kapsadığını, yazı denen şeyin başka nelerle özdeşleşebileceğini fark ediyorum. Yüzyıllardır bir destan metni olarak ele alınmış Dede Korkut Hikayelerinin, aslında bütün insanlığa ait bir geçmişin kodlarını taşıyor olması fikri sizce de korkutucu olduğu kadar, olağanüstü bir durum değil mi? İnsanlığın sırlarına ait kadim sözcüklerin, farklı bir varyantı olup olmayacağına kafa yoruşumuz kendi içimizde kalsın da, devam edeyim bu güzel kitaptan bahsetmeye. En son fikri altyapıyı örmüş olduğundan bahsediyordum. Bundan sonrasında mit ve yazı kavramlarını ayrıntılarıyla irdeliyor. Özellikle "Mitin Gücü, Yazının Güçsüzlüğü" ve "Mitin Güçsüzlüğü ya da Yazının Gücü" başlığı altında okuyacaklarınız, size yukarıda bahsettiğim mit ve yazıyı bambaşka kavramlarla özdeşleştirme konusunda ki düşünsel özgürlüğü ortaya çıkarıyor. En azından ben de bu şekilde gerçekleştiğini söylüyorum. Siz de daha farklı bir yol izleyebilir.

Kitabın, yukarıda bahsettiğim bölümleri tam anlamıyla anlatılmak istenen konuya bir yandan sizi çekmekte iken, diğer yandan hazırlayıcı metinler olması dolayısıyla okuması daha zor olan kısmıydı. Bu kısımdan sonra gizli anlamları ifşaya başlarken, Beyrek'in destan genelinde temsil ettiği değerler uğrundaki kaderine tanıklık ediyorsunuz ve kitabın bu kısımdan sonrası inanılmaz hızlı akmaya başlıyor. Öyle ki, bazı yerleri okuduktan sonra, okumadığımı, atladığımı düşünüp, tekrar başa dönerek aynı yeri okuduğum hatıramda kalmış. Evet metin çok hızlı akıyor çünkü Türk insanının çok sevdiği bir usule yaslanıyor roman: "karşılaştırma". Elbette burada okuyacağınız karşılaştırmalar, bir magazin programının şık-rüküş menşeili sığ kıyılarda geçenlerinden değil. Ancak belirli bir entelektüel seviyeyi aşmış okurun dahi karşılaştırmaya karşı koyamayacağını düşünüyorum. Sebebi genetik olabilir bilmiyorum. Kamal Abdulla yukarıda bahsettiğim gibi ana varyanta ulaşmak için bazı boylarla(hikayelerle) Yunan mitolojisindeki benzerleri arasında bir karşılaştırma yapıyor. Bütün bu karşılaştırmalardan ortak ata sonucuna varmak en kolay olanı.  Bu basit sonuca aldırış etmezsek, yazarın yaptığına tam olarak "karşılaştırma" da diyemeyiz. Daha açık anlatmak gerekirse, yazar burada hangi sürümün daha erken çağda belirdiği, hangisinin hangisinden doğduğu, kaynaklandığı gibi sorulara cevap vermeye çalışmıyor. Sadece bu iki farklı mitoloji malzemesini karşılaştırıp, benzerlik ve farklarını ortaya koyuyor. Nihai değerlendirmesini kitabın sonuna bırakıyor. Ana varyantlara doğru ilerlerken öyle benzerliklerle karşılaşıyorsunuz ki, şaşırmamak elde değil. Kendi adıma, karşılaştırılan metinleri, yani hem Dede Korkut'u, hem de Yunan mitlerinin kahramanlarının hikayelerini size tanıttığım kitabı okuduğum zamana kadar çok düz ve sığ okuduğum algısına kapıldığımı belirtmeliyim. Çünkü Abdulla'nın bulduğu benzerlikler hayret verici olduğu gibi, arada yapmış olduğu tespitler de, sizi bundan sonrası için yeni okuma alışkanlıkları kazanmaya itiyor. Bu arada yazının başından beri belirtmemişim; bu kitabı ilk okuyuşumun üzerinden üç, ikinci okuyuşumun üzerinden bir sene geçmiş. Buna rağmen kitapla ilgili şu anda okuduğunuz yazıyı yazarken, tek oturuşta ve solukta yazabiliyor olmam sizi şaşırtmasın. Çünkü okuduklarımı özümsemek için epey üzerinde düşündüğümden, halen canlı canlı yazıp aktarabiliyorum görüşlerimi. Gizli Dede Korkut üstüne tekrar basa basa belirteceğim üzere sadece Dede Korkut Hikayelerine değil, bütün mitolojik edebiyata bakış açınızı köklü olarak değiştiriyor. Kaldı ki, metnin semantik (anlambilimsel) boşlukları başlıklı son bölümde yazarın ulaşmamızı istediği sonuçlar, sadece kabullenilecek yazılı metalar olarak değil, ucu açık bir düşünce alemine bilet olarak kabul edilebilir.

Geçmişten geleceğe doğru ilerleyen ortak hafızanın, ortak anlatının kat ettiği yolu idrak noktasında, fikri anlamda doğuştan topal olan insana, sunulmuş bir koltuk değneği gibi alınıp kabul edilmeli ve okunmalı diye düşünüyorum. İlkel, antik, eski çağ diye adlandırdığımız günden bu zamana kadar gelmeyi başaran metinler, sadelikleri oranında derin, süslülüğü oranında sığ olabilirken, anlamları üst üste koyup sırtlarında taşıyabiliyorlar. Aslında bu hususun sebeplerinden birisine de yazar Mit ile Yazıyı kıyaslarken ucundan da olsa dokunuyor. Yazı her aşamada, destanın her adımında miti devre dışı bırakmaya ve gücü ele almaya çalışıyor. Düşünün ki, bu Dede Korkut Hikayelerinin yazılı edebiyata geçmiş olduğu bir zaman diliminden yüzyıllar sonra ne hale gelmiş olsun. Bugün miti yok olmuş, biçare bırakan, güçlü ve tüketici "yazının" hakimiyetiyle karşı karşıya olduğumuzu da aynı anda görmemizi temin etmek için yine kitabı okumuş olmanız önerilir. Bütün bu sırlar, gizlilik, metnin altında yatan genişlik, derinliği gözünüzü korkutmasın. Derinlik sarhoşluğu sadece derin denizlerde değil, derin kitaplarda da vardır. Vurgun yememeye dikkat ederken, diğer yandan da tadını çıkarmak için mücadele edilmesi gereken kitaplardan birini size tanıtmaya çalıştım. Kitap okura, bir destanı birden fazla katmanda, birden fazla boyutta nasıl algılayabileceğini anlatmayı hedefliyor. Ancak ifadelerinin ağırlığı ve anlam derinliği bu boyutları ve katmanları hakkıyla idrak edebilmek için, standart okuyucudan fazlası olmanızı gerektiriyor. Uzak Yunan, yakın Oğuz, sırlarla yüklü bir metin. Sadece mitten yazıya, uzaktan yakına veya yakından uzağa geçiş yapan, bir takım milli kodları taşıyan, mitolojik bir matruşka gibi. Öyle ki, kitabın sonuna gelip kendinizi halen, üzerinde düşünürken bulabiliyorsunuz. Dediğim gibi Abdulla'nın bu muazzam incelemesi, size sonrasında okuyacağınız kitapları farklı bir şekilde ele alma konusunda bir disiplin kazandırıyor. Bu disiplini kazanabilmek adına dahi okunması gerekir. Yoksa Tanrıdan, insana bir yolculuk yapmak yerine, hepi topu mitten yazıya doğru yol almakla yetinebilirsiniz.

Boyların boylandığı, soyların soylandığı, kahramanlara edilen duaların arzı çınlattığı çağlara ulaşmak ve hem hususi, hem milli Atlantisimize kavuşmak için güzel kitaplar okumayı ihmal etmeyin.






















Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...